Hâdis Köşesi

Mushap

Editör
Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
26 Eyl 2018
Mesajlar
706
Beğeni
89
Puanları
28
İnsan fıtratının bir başka cephesi:

Nefsin en sevdiği, kalbin ise en çok nefret ettiği bir kötü huy var: Kibir

İnsan fıtratı, kibirli olanlardan hoşlanmaz, mütevazi olanlara ise hürmet ve muhabbet besler.

İnsanın yaratılışında böyle nice hidayet örnekleri bulunduğunu, Şems Sûresi'ndeki bir ayet-i kerime harika bir şekilde ders verir:

Bu surede Allah Şemse (güneşe) yemin eder, kamere yemin eder ve sonunda nefse, insan fıtratına yemin eder. Bu yeminde şu gerçeğe özelikle dikkat çekilir:

“Sonra da ona hem kötülüğü hem (ondan) sakınmayı ilham etti." (8)

Yani, hayrı ve şerri, itaat ve masiyeti, her ikisinin hallerini öğretti.

Bütün bu kasemlerin cevabında, “Onu (nefsi) tertemiz yapan kişi muhakkak felah bulmuş, onu günahlarla örten kişi ise elbette ziyana uğramıştır."(9,10) buyrulur.

Bir anket düzenleyelim ve binlerce soru soralım. Cevapları sadece “Evet” veya “Hayır” şeklinde olsun. Meselâ, “Yalan iyi midir. Doğruluk iyi midir? Gıybet iyi midir? İftira iyi midir? Kibir iyi midir? Tevazu iyi midir? Hırsızlık iyi midir?” gibi.

Salim düşünme yeteneğini, sefahatle, içkiyle, uyuşturucuyla kaybetmeyen, yahut menfî bir ideoloji namına beyinleri yıkanmayan bütün insanların, bu sorulara vereceği cevaplar, İslam’ın emir ve yasaklarıyla yüzde yüz uygunluk gösterir. Demek ki, İslâm dini insan fıtratına uygundur. Zira, bu din bizi yaratanın bizim için seçtiği dindir.

“İşte bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladır. Ve sizin için din olarak İslâm’a razı oldum.” (Mâide Sûresi, 5/3)

Ruhun fıtratı hakkında daha çok şey söylenebilir. Bu kadarla yetinip biraz da organlardan söz edelim:

Organlar bazında fıtrata uymak, onları aşırılıklardan koruyup hizmetlerini rahat bir ortamda yapmalarına imkân hazırlamakla olur.

Aşırı ses kulağa, aşırı ışık göze zarar verdiği gibi, aşırı yemek de mideye büyük bir yük oluyor. Hazmından aciz kaldığında, onları ya dışarı atıyor, yahut aşırı kiloya dönüştürerek bedene yük yapıyor.

Dinlenmeden sürekli yorulmak bedeni yıprattığı gibi, yorulmadan sürekli dinlenmek de onu tembelleştiriyor, kasların gelişmesine engel oluyor. Bunların ikisi de fıtrata zıt, ikisi de bedene zarar.

Fıtrî olmayan gıdaların bedene zarar verdiği, artık tartışmasız kabul edilen bir gerçek. Herkes hormonsuz gıdalara koşuşuyor. Herkes, tabiî dedikleri, fıtrî yağların peşine düşmüş.

Fıtrî olmayan helal gıdalardan bile sakınan insanoğlunun, haram yiyecek ve içeceklerden de şiddetle ve daha büyük bir hassasiyetle sakınması gerekiyor. Bunların zararları konusunda kimsenin şüphesi yok. Ama gel gör ki, nefsin arzuları, desinler veya demesinler tutkusu bazen akla galip geliyor ve insan bilerek zarara girebiliyor.

Fıtrata uymak, beden ve ruh sağlığımız için çok önemli olduğu gibi toplumda yapmak istediğimiz icraatlar ve ıslahatlar için de yine son derece önemlidir. Nur Külliyatında bu noktada şu önemli ikaza yer verilir:

“Hayat-ı içtimâiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinattaki kanun-u fıtrata muvafık hareket etmezse, hayırlı işlerde ve terakkide muvaffak olamaz. Bütün hareketi şer ve tahrip hesabına geçer.” (Lam’alar, Yirmi İkinci Lem’a)

Kanun-u fıtrat, çok geniş ve şümullüdür; sayılamayacak kadar şubeleri vardır.

Birkaçını hatırlayalım:

Kâinatta iktisat hakimdir. Bir çekirdeğe, bir ağaç kadar yük yüklendiği gibi, bir ele binlerce görev verilmiştir.

İsraf, fıtrata zıttır ve israf ekonomileri toplumu mahvederler.

Kâinatta görev taksimi esastır. Her varlığın kendi görevini yapmasıyla kâinattaki umumî nizam ortaya çıkar.

İnsanlar da ihtisaslaşmaya önem verdikleri ve görev taksimini gerçekleştirdikleri ölçüde, toplum hayatında nizam ve düzeni sağlarlar ve bundan verimlilik ve refah ortaya çıkar.

Kâinatta yardımlaşma esastır. Bu esas, görev taksimiyle de yakından ilgilidir. Elementler arası yardımlaşmadan, küreler ve sistemler arasındaki büyük yardımlaşmalara kadar uzanan, insanın organları arasındaki yardımlaşma ile kendini açıkça gösteren ve insan ruhundaki “akıl, kalp, hafıza ve hisler arası işbirliği” ile en son noktasına varan bir yardımlaşma, bütün varlık âlemini kuşatmış gibidir.

İnsanlar bu çok önemli esası toplum hayatına mal ettikleri ölçüde huzurlu olur, madden ve manen terakki ederler.

Kâinatta nizam hakimdir. Dünyanın süratinden, kanın deveranına; ırmakların akışından, mevsimlerin gelip göçmesine; atmosferin kalınlığından, güneş ışığının hızına; organlarımızın şekillerinden büyüklüklerine, sayılarına ve yerlerine kadar her şey kader ile planlanmıştır. Kudret, bu kader planı üzere eşyayı yaratır ve idare eder.

Toplum hayatında da “planlama” son derece önemlidir. Gelişigüzel, plansız, zuhurata tabi olarak yapılan işlerden bir verim alınması düşünülemez. Zira bu hal, fıtrata zıttır.

Kâinatta “tedric kanunu” hâkimdir; yani her şey birden bire değil kademeli olarak, safhalar halinde yaratılır. Kudreti sonsuz olan Allah, bu âlemi bir anda yaratmak yerine, altı devrede yaratmıştır. Ne ağaçlar bir anda büyürler, ne meyveler bir anda çıkarlar. Ne yumurtalar hemen kuş olur, ne de nutfeler bir anda insan haline gelirler.

O halde, acele etmemek, sebeplere tam riayet ettikten sonra neticeyi sabırla beklemek de fıtrata uymak demektir. Acelecilik fıtrata zıttır ve sonu hüsrandır.

Kâinatta “tekâmül kanunu” hakimdir. Kâinatın yaratıldığı altı devreden her biri, bir öncekine göre bir tekâmül sergilediği gibi, insanın da ana rahminde geçirdiği devrelerden her biri, bir öncekinden daha mükemmeldir.

Beden için geçerli olan bu kanun, ruh için de geçerlidir. İnsan daima öğrenir, öğrendikçe terakki eder. “İki günü müsavi olan zarardadır.” hadis-i şerifi bizleri sürekli olarak terakki etmeye ve kâinattaki bu tekâmül yürüyüşüne adım uydurmaya davet eder. Çekirdekler açılıp büyürken, fidanlar ağaç olmaya doğru yürürken, yumurtalar kuş olup uçmaya çabalarken, insanın yerinde sayması fıtrata zıttır.

Örnekler artırılabilir.

İnsan bu kâinatın meyvesi olduğuna göre, bu meyvenin kendi ağacına ters düşmesi, ondan ayrı bir yol takip etmesi fıtrata zıttır ve onu hüsrana götürür
Alıntıdır.
 

Mushap

Editör
Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
26 Eyl 2018
Mesajlar
706
Beğeni
89
Puanları
28
Resûl-i Ekrem ve Nebiy-yi Muhterem, sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) Efendimiz'i tanımaya dairdir.

Allah'ın habîbi, Kur'ân'ın tercümanı ve mübelliği, güzellerin güzeli, kâinatın efendisi, âlemlerin reisi, resullerin serveri ve son halkası, insanlığın ebedî rehberi, iftihar tablosu, en büyük muallimi, sonsuz hayatın ve ebedî saadetin habercisi, kâinat kitabının en büyük âyeti, Hâtemü'l-Enbiyâ, Hz. Fahr-i Kâinat, Ahmed, Mahmud, Muhammed, Mustafâ Sallallâhu Aleyhi Vesellem Efendimiz'dir.

O, âlemlere rahmet olarak manevî bir güneş gibi doğdu. Nebîler nebîsi, âlemlerin efendisi olarak doğdu.

Sultân-ı Kâinat'ın bir yâver-i ekremi olarak dünyayı şereflendirdi.

O güneşin doğmasıyla karanlıklar yerini nurlara bıraktı. Cihan nuru Muhammedi ile aydınlandı.

Putlar yıkıldı, hak geldi, bâtıl cehennem olup gitti.

Allah'ın nuru, Resûlullah'ın nuru, Kur'ân'ın nuru zulüm ve zulümatı dağıttı.

Hak ve adaleti kısa bir zamanda dünyaya hâkim kıldı. İslâmiyet'i dünyanın başına bir taç yaptı, geçirdi.

1400 yıldanberi O'nun âlemlere rahmet olan hâkimiyeti devam ediyor.

Bugün yeryüzünde 2 milyara yakın inanmış insan O'nun yolunda, O'nun izindedir. O manevî güneşe pervanedir. Yerin yarısı O'nun sancağı alandadır. O'nun getirdiği İslâmiyet her zaman dünya gündemindedir. Her zaman genç ve tazedir.

Beşerî kanunlar beşer gibi yaşlanır ve ölür, fakat Allah Resûlü'nün getirdiği şerîat-ı garrâ, İlâhî olduğundan ebedîdir.

Ezelden geldiğinden ebede gidecektir. O'na uyanlar tam bir teslimiyet içinde hergün salât ü selâmla duasına âmin diyorlar. "Yâ Rabbena ver! O'nun istediğini biz de istiyoruz!" mânâsında biatlarını yenileyip emirlerine itaat ediyorlar. O'nun sünnetine uygun yaşayan, iki cihan saadetini kazanır. O batmayan güneş, sönmeyen nurdur.

Kıyamete kadar yeryüzünde parlayan yıldızlar, nurlar, ışıklar, aylar, güneşler, nurunu o nuru Muhammedi'den almaktadır.

"Eshâbî, kennücûmi" hadîs-i şerifinden anlıyoruz ki:

Eshâb-ı Kiram Radiyallahü Anhüm, o güneşler güneşinin etrafında dönen yıldızlardır.

İmâm-ı Âzam, İmâm-ı Şafiî gibi müçtehidler; Abdülkadir Geylânî, Şâh-ı Nakşibend ve Mevlânâ gibi mürşidler, Bediüzzaman gibi etrafına nur saçan, Kur'ân'a ve îmana hizmet eden mücedditler ve mehdîler hep O'nun pervânesidir.

Ay ve yıldızlar nurunu güneşten aldığı gibi, bütün İslâm büyükleri de ilim, irfan, feyiz ve fazilet nurunu nuru Muhammedi'den almışlardır.

O öyle bir Resûl-i Zîşan'dır ki, elinde bu kâinat sahibinin fermanı vardır.

Elinde Kur'ân, dilinde Kur'ân, Allah'a dayanmış, tek başıyla dünyaya meydan okumuş, kısa bir zamanda Kur'ân'ın gür sesini dünyaya duyurmuştur.


Hem bizim, hem de umum insanlığın en büyük eksiğimiz, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı hakkıyla tanıyamamaktır. O'nu hakkıyla tanımaya çalışalım. O'nu tanımayan, Allah'ı da tanıyamaz. Zira Rabbimizi bize tarifeden O'dur. O'nun şahs-ı manevîsine bakınız:

"Sath-ı arz bir mescit, Mekke bir mihrap, Medîne bir minber, o bürhân-ı bahir olan peygamberimiz (sav) bütün ehl-i îmana imam, bütün insanlara hatip, bütün enbiyaya reis, bütün evliyaya seyyid, bütün enbiya ve evliyadan mürekkep bir halka-i zikrin serzâkiri...

Bütün enbiya hayattar kökleri, bütün evliya teravetdar semereleri, bir şecere-i nuraniyedir ki, herbir dâvasını mûcizatlarına istinad eden bütün enbiya ve kerametlerine itimat eden bütün evliya tasdik edip imza ediyorlar. Zira O, 'Lâilâhe illallah!' der, dâva eder."

O'nun dâvası tevhiddir. Allah Resulü "Öyle bir şeriat, bir İslâmiyet, bir ubudiyet, bir duâ, bir davet, bir îman ile meydana çıkmış ki, onların ne misli var ve ne de olur. Onlardan daha mükemmel ne bulunmuş ve ne de bulunur."

İnsanlık başını boşuna taştan taşa vuruyor. Ferdî ve içtimaî hayatın ıslâhı, O'nu dinleyip itaat etmeye bağlıdır. Her türlü sıkıntılardan kurtuluşumuz, O'nun edep ve terbiyesine sarılmakla mümkündür.

O, Allah'ın habîbi olarak kendim ubudiyetiyle Allah'a sevdirmiş ve Resûlullah olarak da bütün hayatını Allah'ı kullarına sevdirmek yolunda sarfetmiştir.

O'nun Allah'tan alıp bize getirdiği İslâmiyet 14 asrı adalet ve faziletiyle idare etmiştir.

Milyarlarca insanın rehberi ve mercii, akıllarının muallimi ve mürşidi, kalplerinin münevviri ve musafrîsi, nefislerinin mürebbîsi ve müzekkîsi, ruhlarının medar-ı inkişafatı ve mâden-i terakkiyatı olması cihetiyle misli olamaz ve olamamış.

Hiçbir nizam ve düzen, ahkâm-ı şer'iyyenin temin ettiği huzur ve saadeti, emniyet ve asayişi temin edemez. Kurtuluş reçetesi dindir, îmandır.


Resûl-i Ekrem'i (sav) tam manâsıyla tanımak, Kur'ân-ı Azîmüşşan'ı okuyup hakikatları öğrenmekle olur.

O'nun hayatını anlatan kitapları, bilhassa Kütüb-i Sitte'yi ve Risale-i Nur Külliyatı'ndan 31. Söz, 19. Söz ve 19. Mektup'u dikkatle okumanızı tavsiye ederim.

Evet, dünyanın ebedî ve manevî reisini tanımak, O'nun beşeriyet ve risalet cihetini ayrı ayn mütâlâa etmekle olur.

Allah (cc) kâinatı O'nun için yarattı.

Kendisini bize O'nunla tanıttı.

Kâinat ağacının hem çekirdeği, hem meyvesi O'dur.

Hâlik-ı Kâinat O'nun için "Vemâ erselnâke illâ rahmete'l-li'l-âlemîn" buyurdu.

"Muhammedu'r-Resûlullah" ferman etti. O'na îman etmeyi bize şart koştu.

İlim adına konuşan bir Avrupalı diyor ki:

"İnsanların büyüklüğünü ölçmede hangi değerler esas alınırsa alınsın, Hz. Muhammed'den (sav) daha büyük bir insan gelmeyecektir."

"Evet, insanlığın en büyük kumandam, en namdar hâkimi ve sözce en yükseği ve akılca en parlağı ve 14 asrı faziletiyle ve Kur'ân'ıyla ışıklandıran..." ancak Hz. Muhammed'dir (sav).

Ne mutlu O'na ümmet olanlara!
alıntıdır
 

Mushap

Editör
Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
26 Eyl 2018
Mesajlar
706
Beğeni
89
Puanları
28
Bir müslümanın diktiği ağaçtan veya ektiği ekinden insan, hayvan ve kuşların yedikleri şeyler, o müslüman için birer sadakadır.''
(Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Müsâkât, 7, 10.)
 

Mushap

Editör
Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
26 Eyl 2018
Mesajlar
706
Beğeni
89
Puanları
28
Abdullah b. Ömer Resûlullah’ın (sas) şöyle dediğini nakletti: “Sizden birisi yemek yediğinde sağ eliyle yesin, bir şey içtiğinde sağ eliyle içsin. Muhakkak ki Şeytan sol eliyle yer ve içer.” (Müslim: 6/109, hn. 5384; Ebu Davut: 3/410, hn. 3778; Tirmizi: 4/257, hn. 1799)
Bir hadiste de, “Sizden kimse sakın sol eliyle yiyip içmesin. Çünkü Şeytan soluyla yer içer.” buyurmaktadır. (Müslim: 6/109, hn. 5386; Müsnedi Ahmet: 2/128, hn. 6117)
Seleme İbnu’l-Ekva anlatıyor: “Resûlullah’ın (sas) yanında bir adam sol eliyle yemek yemişti. Efendimiz; “Sağınla ye!” dedi. Adam: “Yiyemiyorum!” dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sas): “Yiyemez ol! Onu böyle demeye kibri sevketti!” buyurdular. Bundan sonra elini ağzına kaldıramadı.” (Müslim: 6/109, hn. 5387)
Sahabi Ömer b. Ebî Seleme nakletti: “Resûlullah’ın (sas) terbiyesinde bir çocuktum. Yemekte elim, tabağın her tarafında dolaşıyordu. Resûlullah (sas) bana ikazda bulundu: “Ey çocuk! Allah’ın ismini an (Besmele çek), sağınla ye, önünden ye!” Bundan sonra hep böyle yedim.” (Buhari: 7/88, hn. 5376; Müslim: 6/109, hn. 5388)
 

Mushap

Editör
Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
26 Eyl 2018
Mesajlar
706
Beğeni
89
Puanları
28
İnsan öldüğü zaman amel işlemesi kesilir. Ancak üç şey bundan müstesnadır. Sadaka-i cariye, kendisinden yararlanılan ilim veya kendisine hayır dua eden salih çocuk." (Dârimi, Mukaddime, 46).
Kim iyi bir çığır açarsa, bununla amel edenlerin ecri kadar ecri bu çığırı açan alır. Kötü bir çığır açan da, bununla amel edenlerin günahı kadar günahı yüklenir." (1Müslim, İlim, 15; Zekât, 69; Nesâî, Zekât, 64; İbn Mâce, Mukaddime,14; Dârimî, Mukaddime, 44; Ahmed b. Hanbel, IV, 357, 359-361, 362).
Hz. Peygamber (asm)'e bir adam gelerek şöyle demiştir:
"Ey Allah'ın elçisi! Annem ansızın öldü, vasiyet de etmedi. Öyle sanıyorum ki, konuşmuş olsa sadaka verilmesini vasiyet ederdi. Acaba onun adına ben sadaka versem, anneme sevap olur mu?" demiş. Hz. Peygamber (asm);
"Evet!.." cevabını vermiştir." (Buhârî, Cenâiz, 95; Vesâyâ, 19; Müslim, Zekât, 51; Vasiyye, 12, 13; Ebû Dâvud, Vesâyâ, 15; Nesâî, Vesâyâ, 7).
Hz. Enes (r.a), Rasûlüllah (asm)'e;
"Biz ölülerimize dua ediyor, onlar adına sadaka veriyor ve haccediyoruz. Acaba bunların sevabı onlara ulaşıyor mu?" diye sormuş, Allah elçisi şöyle cevap vermiştir:
"Şüphesiz, onlara ulaşır ve onlar sizden birinizin hediyeye sevindiği gibi ona sevinirler." (Sahih-i Müslim Terceme ve Şerhi, V, 366).
 

Mushap

Editör
Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
26 Eyl 2018
Mesajlar
706
Beğeni
89
Puanları
28
Hadis ilmi dünyada yalnızca Müslümanlara has bir ilim olup, tarihçilere parmak ısırtmış, bu ilmi değersiz göstermek isteyen müsteşrikleri de birçok sıkıntılara sokmuştur. Dünya tarihinde, Peygamberimiz (asm)'den başka, hayatı ve risaleti, bütün ayrıntıları ile ve çok titiz metodlarla günümüze kadar ulaşan başka hiçbir şahsiyet yoktur. Bu sebeple, hadis ilmi Müslümanların medar-ı iftiharları olup, aynı zamanda sünneti bize ulaştırdığı için ona sahip çıkmak, onun metodolojisini, bize bıraktığı muhteşem ilmi mirası sonraki nesillere aktarmak vazifemiz olmalıdır.
Hadislerden bahsederken de uluorta ve kulaktan dolma şeyleri değil, muteber kitaplardan aldığımız hadisleri söyleyerek, ilmimiz az da olsa, sünnete aşık, mesuliyetini müdrik bir Müslümana yaraşır titizlik gösterilmelidir.
Ayrıca, muhaddislerin hadis rivayeti ve metin/sened tenkidi metodlarından, bugünkü haber alma/verme ve değerlendirmede öğreneceğimiz bir çok dersler vardır.
 

zaz12

Bilgili Üye
Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
20 Nis 2015
Mesajlar
445
Beğeni
33
Puanları
28
Konum
MERSIN
Uzun Zamandır Bu Siteye Girmiyordum.Konsepti Değişmiş . İlk defa böyle güzel bir köşe olmuş .elinize sağlık .Diğer siteden devam ediyordum ama arada uğramak iyi geldi. Bunu görünce daha bir mutlu oldum.
 

Mushap

Editör
Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
26 Eyl 2018
Mesajlar
706
Beğeni
89
Puanları
28
  • “Evlenin, çoğalın! Çünkü ben (kıyâmet gününde) diğer ümmetlere karşı sizin (çokluğunuzla) iftihar edeceğim!” (Abdurrezzâk, el-Musannef, VI, 173; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, VII, 131
  • “Üç şeyi geciktirmeyin. Vakti gelince namazı, hazır olunca cenâzeyi ve denk birini bulunca bekârı evlendirmeyi.” (Tirmizî, Salât, 13/171)
  • “Ey gençler! Sizden evlenmeye güç yetirenler evlensin.” (Buhârî, Nikâh, 3; Müslim, Nikâh, 1)
  • “Nikâh benim sünnetimdir. Benim sünnetimi uygulamayan benden değildir. Evleniniz. Çünkü ben diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla iftihar ederim.” (İbn Mâce, Nikâh, 1)“Kimin evlenmeye gücü yetiyorsa evlensin. Çünkü evlilik, gözü haramdan alıkoyar ve iffeti en iyi şekilde korur…” (Buhârî, Savm, 10)
 

hepastios

Editör
Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
27 Kas 2018
Mesajlar
653
Beğeni
81
Puanları
28
Eyvallah hocam Allah razı olsun gerçekten herşey para pul hazine vesaire deyildir insan oğlu herdaim içerisinde Allah korkusu din iman duygularını taşımak zorundadır aksini savunan bizden deyildir ben büyük bir hazine bulubta yoldan çıkar hiçbirşeyin farkına ve bizi Yaradanın varlığına peygamberine sünnetleri ve farzlarını unutursam Allah u taala bana ne parayı ne hazineyi bulmak nasip etmesin
 
 
Üst