Sayfa 1/3 123 Son
  1. #1
    Alaattin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye
    Durumu
    Çevrimdışı

    Mesajlar
    1.257
    Tecrübe Puanı
    32
    Rep Derecesi: **

    Efsane Hazineler...

    malhan hazinesi.......Bayındır Han zamanında Ahlat’ta fakir bir aileye mensup bir ana ile oğlu yaşarmış. Bu ailenin geçimini, çobanlık yapan oğul sağlarmış. Bir gün Ahlat’ın meydanlık mezarlığı semtinde hayvanlarını yaydıktan sonra vakit de öğlen olduğundan, yemeğe oturmuştur. Yemeğini yedikten sonra eline aldığı bir küçük ağaç parçasıyla vakit geçsin diye toprağı eşmeğe başlamıştır. Toprağı eşerken ufak bir delik açılır. Bunu merak eden çoban, deliği genişletmeye başlar. Bir müddet sonra genişleyen delik, kuyu halini alır. Kuyudan aşağıya doğru bir merdivenin indiğini gören çoban, korku ve heyecan içinde merdivenden aşağıya iner. Aşağıya inen çoban kendisini bir salonun içinde bulur. Salona açılan birçok odalar ve odaların kapılarının üzerinde anahtarlar görür. Anahtarları alıp odaların kapılarını açan çoban, çeşitli süs eşyalarıyla altınla dolu bir hazine görür. Hemen dışarıya çıkarak deliğin ağzını kapatır, yeri belli olsun diye bir işaret bırakır.

    Akşam eve gelen çoban, annesine Bayındır Han’ın kızını istemesini söyler. Hayrete düşen anne oğluna, böyle bir şeye nasıl cesaret ettiğini söylerse de çoban isteğinde diretir. Sonunda ısrarlar karşısında mecbur kalan anne, Bayındır Han’a giderek kızını oğluna ister. Bu isteğe gülen Bayındır Han işi şakaya dökerek; “benim sarayım gibi bir saray yapar, bir altın mutfak takımı, bir altın kahve takımı, bir altın beşik ve çeşitli altından süs eşyalarını getirir, bütün ülkenin davet edildiği, kırk davul ve kırk zurnanın çalındığı, kırk gün kırk gece süren bir düğün yapılırsa kızımı oğluna veririm” der. Kadın Bayındır Han’ın bu şartlarını oğluna iletir. Oğlu da şartsız olarak Bayındır Han’ın isteklerini kabul eder.

    Kadın oğlunun, ileri sürülen şartları kabul ettiğini Bayındır Han’a bildirir. Daha evvel şaka yoluyla da olsa söz veren Bayındır Han’da istemeyerek kabul eder. Çoban Bayındır Han’ın bütün isteklerini yerine getirir, düğün yapılır. Bayındır Han bu çobanın büyük bir hazine bulduğuna inandığından, kızından hazinenin yerini öğrenmesini ister. Evlendikten sonra kadın kocasına bu kadar altını nereden bulduğunu sorduğunda kocası; büyük bir hazine bulduğunu söyler. Kadın hazineyi merak ettiğini, mutlaka görmek isteğini söyleyince; kocası kadının gözlerini bağlayarak hazinenin olduğu yere götürür. Gözleri açılan kadın hayretler içinde hazineyi seyretmeye başlar. Bu arada dışarıdan bazı seslerin geldiğini duyan kadın, kocasına bu seslerin nereden geldiğini sorar. Kocası da; “Bu sesler su içmeye giden babanın atlarının sesidir.” der. Çoban, karısının gözlerini tekrar bağlayarak eve getirir. Kadın da olup bitenleri babasına anlatır.

    Sonunda Bayındır Han damadını saraya davet ederek hazinenin bulunduğu yeri söylemesini ister. Damat gelmeden önce cellat başını çağırarak; damadı korkutmasını, başını taşa bırakarak keser gibi yapmasını bildirir. Bayındır Han’ın bütün ısrarlarına rağmen damat hazinenin yerini söylemez. Sonunda sinirlenen Han, daha önce cellat başıyla anlaştığı gibi damadın kafasını kesmesini ister. Emri yanlış anlayan cellat başı, gerçekten damadın kafasını keser. Olaya çok üzülen Bayındır Han, cellat başının kafasını kestirir.

    Gerek atların su içmeye gittiği yön ve gerekse kızının anlattıklarından hazinenin Mal Han isimli hanın yakınlarında olduğu tahmin edilir. Bütün aramalara rağmen hazinenin yeri bulunamaz. O günden sonra Malhan hazinesi dilden dile dolaşılır. Halen Ahlat’ta bu hazinenin varlığına inanılmaktadır.

    Konu Alaattin tarafından (24.02.15 Saat 20:57 ) değiştirilmiştir.

  2. #2
    Alaattin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye
    Durumu
    Çevrimdışı

    Mesajlar
    1.257
    Tecrübe Puanı
    32
    Rep Derecesi: **
    enterasan bir hikaye araştırmak lazım nerde bu yer

  3. #3
    Alaattin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye
    Durumu
    Çevrimdışı

    Mesajlar
    1.257
    Tecrübe Puanı
    32
    Rep Derecesi: **

    Küladası Efsanesi

    Eşrefoğlu Beylerinin birinin oğlu bir gün sürekavına (topluca çıkılan av) çıkmış. O zamanlar göl bugün ki biçimine gelmemiş; göllenme yalnızca anamasın eteklerineymiş. Beyşehir kıyıları Ovalıklıymış ve Kaşaklıboğazından gelen bir ırmak, yedi gözlü Beyşehir Köprüsü’nü geçerek Seydişehir Gölüne dökülürmüş.Beyin oğlu yeni evlendiğinden, av damat onurunu düzenlenmiş. Delikanlı yaman bir atışla kanadı kırma bir Talgan Kuşu vurmuş. Şahini üstten çullanmış. Tazısı alttan koşturmuş kendisi de at salmış, kuşun üstüne. Fakat kuşun düştüğü gömük meğer bir düden imiş. Hepside dalmışlar dipsiz obruğa. Dalış o dalış boğulmuş gitmiş elleri kınalı toy damat. Beylik halkı, damadın arkasından günlerce yaş dökmüş, yas tutmuş. Günler sonra Bey’e oğlunun parmağı taşlı yüzüklü ve elleri kınalı cesedinin Manavgat Çağlayanında ortaya çıktığı bildirilmiş. Meğer, Göl Düdeninin suyu, yer altından Manavgat Çağlayanına dökülürmüş. Bey yiğit oğluna mezar olan o kanlı düdeni kapattırmayı emretmiş. Beyliğin ikiyüzü aşkın köyüne salmalar salınmış. Herkes, saman, kül, yapağı ve ardıç ağaçları taşımış kanlı düdene. Çürümesin diye ardıçlar en alta koyulmuş. Bunların üstü kül ve ötekilerle iyice doldurulmuş. Öyle ki kocaman bir yığma tepe oluşmuş. Sonradan göl suları yükselince de bu koca tümsek ada olmuş. Adına da Kül Adası demişler. Söylendiğine göre bu koca düdenin kapatılması ile gölün su kaçağı azalmış ve göl alanı giderek büyüyüp bu hale gelmiş.
    comi, NURUM52 Bunu beğendi

  4. #4
    Alaattin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye
    Durumu
    Çevrimdışı

    Mesajlar
    1.257
    Tecrübe Puanı
    32
    Rep Derecesi: **

    Kızkulesi Efsanesi

    Kızkulesi Adası, Kubadabad Saltanat Kentinin haremliğiymiş. Ada da çevresi sularla çevrili bir kale ile, birbirinden güzel köşklerin ortasında yüksek bir kule varmış. İşte bu kölede cariyeleri ile birlikte Selçuklu Sultanının güzeller güzeli biricik kızı yaşarmış . Sultan, düşünde (başka bir rivayete göre falında) sevgili kızının yılan sokması sonucu öleceğini görmüş. Yaptırdığı ve Kaleye ve içinde kuleye kızını bunun için kapatmış. Öyle ki, kuleye yılan girmesinde diye beton borularla Anasmaslar’dan Adaya su ve süt akıtılmış. (Anılan iki sıra beton boruların kalıntıları günümüze kadar gelmiştir.)Böylece yıllar yılları kovalamış ve günlerden bir gün güzel Sultan ateşlere düşüp hastalanmış. Ülkenin en ünlü hekimleri zor bulmuşlar devasını. Sevgili Sultan yeniden sağlığına, mutluluğuna kavuşmuş. İyileşmesini kutlamak için armağanlar yağmaya başlamış kuleye. Yaşlı bir köylü kadında bir sepet üzüm getirmiş. Meğer üzümlerin içinde bir küçük yılan varmış.Yılan o gece uykuya dalan güzel Sultanı sokup öldürmüş.Bir Başka KızKulesi EfsanesiSultan çok sevip saydığı güzel gözdesini Kızkulesi adasının kulesine kapatmış. Sonra bir sefere çıkması gerekmiş. Birkaç yıl süren savaştan, ikinci başkenti olan Kubadabad’a dündükten sonra ilk işi kayığa atlayıp adanın yolunu tutmak olmuş. Fakat, meğer Sultanın yokluğunda Gözdesi bir balıkçı delikanlıya ilişkiye girip çocuğu olmuş. Sultan adaya yaklaştığında, çocuk bağırması küçük adayı sarmış. Sultanın gazabından korkan halayıklar (cariyeler) hemen adanın baruthanesini ateşe vermişler.Sonra hepsi alev alev yanmışlar ve havaya uçmuşlar.
    comi, NURUM52 Bunu beğendi

  5. #5
    Alaattin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye
    Durumu
    Çevrimdışı

    Mesajlar
    1.257
    Tecrübe Puanı
    32
    Rep Derecesi: **

    Öfkeli Göç

    Karadiken Köyünün yaşlılarının anlattığı bir hikaye vardır. Vaktiyle Köye öşür toplamaya gelen bir mültezim (vergi memuru), onda bir yerine daha fazla ürün alıp götürmek isteyince, haksızlığa dayanamayan delikanlılardan biri, bu mültezimi bir güzel dövmüş.Mültezim hükümete şikayete gitmiş. Köylüler, başımıza bela açtın diyerek, delikanlıya çok kızmışlar. Rüzgarlı bir günde köy halkı harmanda harman savururken köyü zaptiyeler (askerler) basmış. Öşürcüyü döven genci köy halkından istemişler. Köylülerin kimisi buna ilkin karşı çıkmışlarsa da sonradan genci ele vermişler. Büyüklerin bu baş eğmesine ve ele verişlerini içerleyen yirmi kadar genç, yabalarını tınazlarına sokarak, hep birlikte Karadiken Köyünü terk etmişler. Bu yirmi kadar genç İzmir’in bilinmeyen bir köyüne gidip yerleşmişler ve bir daha da geri dönmemişler.
    comi, NURUM52 Bunu beğendi

  6. #6
    Alaattin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye
    Durumu
    Çevrimdışı

    Mesajlar
    1.257
    Tecrübe Puanı
    32
    Rep Derecesi: **

    Emir Sultan Efsanesi

    Yıldırım Beyazıt savaşa gider Emir Sultan Yıldırım Beyazıt ‘nı damadı olduğu için Bursa dan ayrılmaz Bu duruma Yıldırım Beyazıt’ın karısı ve Emir Sultan’ın kızı çok içerlenir ,Emir Sultana “ Sana yakışıyor mu ? Babam harp meydanında savaşıyor sen buradasın” Emir Buhari de “ Hanım bizim harbe gidecek zamanımız henüz gelmedi Allah kısmet eder izin verirse o zamanda gelecek.”der Birkaç gün sonra çadırında otururken çadırın bir ucunu kaldıran Amir Sultan karısına savaş meydanını gösterir Bakarlar ki Yıldırım Beyazıd ayağından yaralanmış Ordusu da yenilmek üzere Emir Sultan karısına “ şimdi Allahın izniyle babana yardıma gidiyorum” diyerek hanımının başörtüsünü alır ve ortadan kaybolur.Bu sırada savaş meydanın da beyaz bir atlı belirir.Beyaz atlı savaşçı önüne çıkan düşmanı perişan eder Kaybedilmek üzere olan savaş zaferle sonuçlanır,Evden çıkarken karısının başından aldığı baş örtüsünü de Yıldırım Beyazıt’ın ayağına sarar ve ortadan kaybolur. Zafer dönüşü Bursaya gelen Yıldırım Beyazıt ilk iş olarak damadı Emir Sultanı huzuruna çağırır .Hiddetle “ Ben senin gibi karısının koynundan çıkmayan zavallı bir damat istemiyorum,Benim damadım halk meydanında düşmanı perişan eden beyaz atlı gibi bir yiğit olmalıydı.”Emir Sultan “Afedersiniz Sultanım “diyerek beyaz atlının kendisi olduğunu açıklamaz Orada bulunan Hundi hatun Babasının bacağına sarılı olan örtüyü hemen tanır” Hayır baba “der Bacağınızdaki çevreye bir bakar mısınız o benim çevrem “ der .Padişah bacağındaki çevrenin kızına ait olduğunu görünce kendisine yardım edenin Emir Sultan olduğunu anlar ,hemen yerinden fırlayarak Emir Sultanın elini öpmeye çalışır Emir Sultan “ Siz benim büyüğümsünüz ben sizin elinizi öpeyim “ der. Ve zaferlerin daim olmasını diler.
    comi, gkhn55760, NURUM52, Türk Bunu beğendi

  7. #7
    Alaattin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye
    Durumu
    Çevrimdışı

    Mesajlar
    1.257
    Tecrübe Puanı
    32
    Rep Derecesi: **

    Cennet Bursa Efsanesi

    “Vaktiyle her Süleyman dan içeri bir Hazreti Süleyman varmış Alnında Peygamberlik nuru yanar başında Hükümdarlık tacı yanarmış Tanrı ona “Mührü Süleyman “derler tılsımlı bir mühür ihsan etmiş bu sayede dağa taşa hükmeder olmuş oturduğu taht ne altın ne fildişi ya cin ya peri işi tahtırevanmış , böylece dünyanın dört bir yanını dolaşarak ağlayanla ağlar gülenle gülermiş,Günlerden bir gün tahtına kurulmuş sağ vezirini sağ tarafına sol vezirini sol tarafına alarak havalanır göklere Dağlar eğim eğim eğilir , yollar erim erim erir göz açıp kapayıncaya kadar varırlar dağların dağı Uludağın tepeciğine bir bakar ki ne baksın Bu dağın bir kanadı ses bir kanadı renk bir kanadı su , bir kanadı ışık , Hazreti Süleyman “Yaratan neler yaratıyor “ der parmağı ağzında kalır Sağına döner sağ vezirine “Avezirim sen çok gezdin çok gördün bakınca bu yerleri nasıl görüyorsun “diye sorar , “Ey benim Sultanım Efendim Tanrı her güzelliği buraya vermiş ama bunları görüp duyacak derleyip koklayacak biri olmadıktan sonra neye yarar deyince Hazreti Süleyman bu söze mührünü basar Sol vezirine dönüp “A banim vezirim sen çok gördün çok yaşadın Dünyada bu güzellikten üstün bir güzellik var mı ?”Sol vezirde “Var vezirim var Öyle dal dal ötüşen kuşların sesi güzeldir ama gönül yaylasını saran insan sesi daha güzeldir.”Su pırıl pırıl gökyüzü güzeldir ama hiçbiri ayın ondördü Sultan gibi ay ile bahsedip gün ile doğamaz “ deyip kesince Hazreti Süleyman bu söze de mührünü basar son sözü kendi alıp “Ey benim vezirlerim bu yerlerin bir insan eksiği var dediğiniz gibi bu güzellikleri görüp duyacak biri olsaydı böyle kaybolup gitmezdi bu bir;üstelik bunlara her güzellikten üstün insan güzelliği katılırdı .bu iki;şimdi sizde benim bu sözüme bir mim koyarsınız şu yaylaları yurt edinelim , saray yaptıralım köşkü beraber içinde bahçesi suyu beraber....B saraya güzeller güzeli Belkıs’ın tahtını kuralım bu bahçeye de dilediği gülü bülbülü konduralım Vezir ler mim koymaya kalmadan taş dile gelip “Belkıs , Belkıs diye inim inim inler Hazreti Süleyman o saatten tezi yok perilerini başına toplayarak konuşacakken perilerden biri niyetini anlayarak dilsiz anlatır onlara “Ya Süleyman , Can kavmi “ derler bir kavim buralara bir şehir kurmuş ama “Cin “ kavmi dedikleri kavim de bu şehre göz koymuştur. Bin Yıl dövüştüler sonu ne onlara kaldı ne bunlara tufan gelip sular altında bıraktı şehri işte bu dağın eteğinde gördüğün göller , göl değil,tufanda göllenip kalmış sudur;O Şehirde sözüm ona bu göllerden birinin altında yatıp duruyor.deyince Hazreti Süleyman mührü Süleyman’ ı basar Vezirlerde birer mim koyar söze , bunun üzerine su perileri sulara dalar , suları boşaltıp can şehrini çıkartırlar dağ perileri de dağlara tırmanır getirecekleri kadar mermer taş , mermer direk, bir saray kurarlar ,köşkü beraber , bahçesi suyu ile periler uğraşırken Hazreti Süleyman kuşun kanadında dört bir yana haber gönderip cümle ela gözlülere “Buyur “ eder Nerde var nerde yok ela gözlülerde gelir bu şehre yerleşir Belkıs Sultanda varıp sarayına tahtına kurulur şehirde şehir olur şağ vezir sağ gözüyle görür “Cennet Burası “der meğer sol Vezirin kulağı biraz ağırmış Cennet Bursa anlamasın mı ?Ogün bugün bu şehrin adı “Bursa “ kalır .
    comi, gkhn55760 Bunu beğendi

  8. #8
    Alaattin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye
    Durumu
    Çevrimdışı

    Mesajlar
    1.257
    Tecrübe Puanı
    32
    Rep Derecesi: **

    Uzun Kızlar Efsanesi

    Yüzlerce yıl önce Mesudiye yöresinde üç Türkmen kardeş yaşarlarmış. Bu kardeşler, kış mevsiminde Mesudiye yöresinin kuytu ve sıcak yerlerinde, yaz mevsiminde de yüksek yaylalarda yaşamlarını sürdürürlermiş. Her üç kardeşin de sürülerce koyunları ve yüzlerce atları varmış. Karababa, Karaaslan ve Eriçok adındaki bu üç kardeş, canlı kelekti koyunları, yağız at sürüleriyle mutlu bir şekilde yaşayadururlarken, günlerden bir gün büyük bir düşman ordusu çıkagelmiş. Onların bu mutlu yaşamları da sona ermiş. Sona ermiş ama, Türkmenler hemen teslim olmamışlar. Düşman ordularıyla aralarında denk olmayan ama yiğitçe bir mücadele başlamış. Karababa ve Karaaslan adlı kardeşler, bulundukları mevkide yiğitçe mücadelelerinden sonra şehit düşmüşler. Üçüncü ve en kuvvetli kardeşin askeri daha çökmüş. Onun için bu kardeşin bulunduğu tepeye "Eriçok Tepesi" denmiş. Eriçok tepesi müstahkem bir kalenin bulunduğu, bir tarafı kayalık ve uçurum olan yüce bir tepedir. Düşman, bu tepeyi de kuşatmış. Tepenin üzerindeki kalenin önlerinde günlerce savaş olmuş. Düşmanlar tepeyi savaşarak alamayınca beklemeye başlamışlar. Kalede su ve yiyecek bitmiş. Günün birinde kaledeki Türkmenler artık susuz kalamayacaklarını anlayınca Eriçok tepesi'nin yakınlarında bulunan Kübet çeşmesine su getirmeleri için 12 savaşçı ve iki yiğit kız göndermişler. Kızlar çeşmede suyu doldurmuşlar. Savaşçılar da kendilerine saldıran düşmanlarla savaşmaya başlamışlar. 12 savaşçı savaşadursun, kızlar Eriçok tepesine hızla tırmanıyorlarmış. Ama düşman durur mu? 12 yiğidi şehit ettikten sonra kızların peşine düşmüşler. iki yiğit Türkmen kızı, kaleye epeyce yaklaşmışlar. Fakat düşman atlıları peşlerinden yetişmiş. Düşmanın nefesini enselerinde duyan kızlarında başka çareleri kalmamış : - Allah'ım demişler... Bizi düşmana teslim etme!.. Yeri yar da yerin içine girelim... Onların eline teslim olmaktansa ölmek daha iyidir. Yüce Tanrı onların bu masum isteklerini kırmamış. Yer yarılmış ve onlar bağrına basmış. Kızların öyle uzun, öyle güzel saçları varmış ki, saçlarının bir kısmı dışarıda kalmış. Uzun bir mücadeleden sonra Eriçok Tepesi düşmüş. Yerin yarılıp yarılmadığını bilemeyiz ama, Uzun Kızların mezarları ve Eriçok Kalesi'nin önünde binlerce mezar, bugün bile durmaktadır. O civarlar gezildiğinde insanoğlu ister istemez ürpermektedir. Her üç tepede de, yani Eriçok, Karababa ve Karaaslan Tepelerinde bu mubarek zatların mezarları ziyaret edilmektedir.

  9. #9
    Alaattin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye
    Durumu
    Çevrimdışı

    Mesajlar
    1.257
    Tecrübe Puanı
    32
    Rep Derecesi: **

    Gelin Kayaları Efsanesi

    Melet Irmağına doğru inen sarp tepenin, ormanlarla örtülü yamacında çok fakir ve yaşlı biri varmış. Melet, kenarındaki değirmenlere gidemeyen köylülerin zahralarını avlusundaki ufak dibek taşında öğütür, geçimini bu suretle sağlarmış. Bazı rivayetlere göre. bu öğütücü bir kişi tarafından döndürülebilen, çevre halkının "El Değirmeni" dediği cinsten bir taş değirmeni imiş. Günün birinde, yaşlı değirmencinin kızını, uzaktan bir köyden bir gence istemişler. Hayırlısı olsun, deyip evlendirmişler. Çeyiz olarak, elinde, avcunda ne varsa kızına vermiş. Düğüncüler, gelinin eşyalarını atlara yükleyip, oğlan, evine doğru yola çıkacakları zaman, gelin etrafı söyle bir süzmüş. Avlunun bir kenarında duran babasının ekmek teknesine, kendini bugünlere getiren el değirmenine gözlerini dikmiş, Kızının bu halini güren babası, yanına yaklaşmış: - "Kızım, değirmen tası bizde kalsın." diyecek olmuş. Düğün alayının ileri gelenleri durumu kavramışlar. İçlerinden biri:- Emmi veriver şu değirmen taşını kızınada, biz de yola düzülelim.Yaşlı baba:- Olmaz, o bana lâzım.Onunla geride kalan çoluk çocuğumun nafakasını sağlayacağım, veremem, diyerek karşı koymuş. O sırada, yeni gelin :- Babam benden bir taşı esirgiyor. Ben de onsuz gelin gitmem. Diyerek boynunu büküp, oturuvermiş kapının önüne. Düğüncüler yaşlı babanın geçimini nasıl sağladığını bilmediklerinden, bu değirmenin aile için ne derece kıymetli olduğunu kavrayamamışlar., işi, basit bir "gelin eşyası" bir taş olarak görmüşler, içlerinden biri: - Hadi, emmi bu kadar da nekeslik etme. Alt tarafı iki taş parçası bunun... insan kızından bunları esirger mi?.. Bak, o da yurt-yuva sahibi oluyor. Yolumuz uzun, bekletme bizi., diyerek, değirmen taşlarnı omuzlayıp, yanındaki hayvana yüklemişler. Zavallı baba, bu durum karşısında ısrarın faydasızlığını anlayarak, boynunu bükmüş. Kendisinin nekes tanınmasına mı, o yaşlı haliyle çoluk - çocuğuna değirmensiz nasıl bakacağına mı üzülsün?. Kala kalmış, ortalıkta. O sırada, önde davul - zurna, arkada at sırtında gelin; köylüler, eşya yüklü atlarla düğün alayı, dimdik sırta doğru yola koyulmuşlar. Yaşlı gözlerle kafileyi izleyen babanın tâ... yüreğinin derinliklerinden bir tel kopmuş sanki... Derin bir ah... çekli, aklıyla mı, gönlüyle mi, bilinmez seslenivermiş, davullu alayının ardından: -Bir taşı bize çok görenleri Allah ne etsin... Hepiniz taş olun taş. Ertesi gün, karşı tepelerden be geçeye bakanlar, Melet ırmağına doğru inen dik bir yamacın, bıçak gibi çıkıntılı bir kısmında, acayip şekilli kayalar görmüşler. Daha düne kadar ormanlık olan bu yamaçta kayaların bulunuşundan ziyade, görünüşleri onların şaşkınlığa düşürmüş. Çümkü, bu kayalar sanki bir kafilenin heykelleşmiş şekline benziyormuş. Atıyla yaylısıyla, dzvullu - zurnalı bir gelin alayının tıpkısıymış. Yılların yağmuru, karı ve fırtınalarına rağmen, bozulmayan şekilleriyle günümüzde dahi görenleri şaşkınlığa düşüren bu kayaların etrafı koyu bir yeşillikle çevrilmiştir. Yılların yağmuru, karı ve fırtınalarına rağmen, bozulmayan bu kayaların etrafı koyu bir yeşillikle çevrilmiştir.
    köstebek67 Bunu beğendi

  10. #10
    Alaattin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye
    Durumu
    Çevrimdışı

    Mesajlar
    1.257
    Tecrübe Puanı
    32
    Rep Derecesi: **

    Ulu cami minaresi ve karadut ağaci

    Ulu camii bahçesinde bir kandil akşamı iki arkadaş oturmaktadır. Bazı sesler duyan arkadaşlardan biri şöyle der korkuyla: caminin bahçesinde mihrabın hemen önünde bulunan dut eğacı eğilip kalkıyor secde ediyor. Diğer arkadaş hayretle: ben de minareyi eğilip kalkarken gördüm der. iki arkadaş korku içinde oradan uzaklaşırlar ancak sırları ortaya çıkan minare ve ağaç eğik secde halinde kalırrlar.
    NURUM52 Bunu beğendi

  11. #11
    Alaattin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye
    Durumu
    Çevrimdışı

    Mesajlar
    1.257
    Tecrübe Puanı
    32
    Rep Derecesi: **

    Süt kalesi

    Harput'un simgesi olan bu kalenin efsanesi şöyle anlatılır: çok eski zamanlarda bu topraklarda çok zengin bir hükümdar hüküm sürermiş. Koyun ve keçileri öyle bolmuş ki sütlerini tüm halka dağıtır yine bitiremezlermiş. hükümdar harput'un en yüksek ucuna bir kale yaptırmaya karar verir ama şans bu ya kıtlık olur. içmeye su zor bulunur. bunun üzerine kaleyi yapmaya kararlı hükümdar çobanlarına emreder tüm sütler kaleye getirilir ve harcı sütle hazırlayarak kaleyi bitirirler bu yüzden kalenin beyaz ve dayanıklı olduğu söylenir. bir inanışa göre kalenin dehlizlerinden birinde tavana bir kılla bağlanmış gügüm vardır o düşene kadar kale ayakta kalacaktır.
    esirmavi Bunu beğendi

  12. #12
    Alaattin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye
    Durumu
    Çevrimdışı

    Mesajlar
    1.257
    Tecrübe Puanı
    32
    Rep Derecesi: **

    Hazar gölü( hamile dağ) efsanesi

    çok eskilerde buralarda yaşayan hamile bir kadın varmış. Dönem kıtlık devri kadın bir köye gitmiş mis gibi ekmek kokuları çarpmış burnuna.dayanamamış oradki evlerden ekmek istemiş ama çok cimri olan bu köy halkı ekmek vermemiş bunun üzerine kadın elini evlerin eşiğine koyup "inşallah bu köy su keser ben de taş keserim" diye beddua edince allah duasını kabul eder ve köy sular altında kalır. kadında dağa dönüşür. hazar baba olarak da bilinen bu dağ elazığ'ın her yerinden görünürve gerçektende saçları yüzü karnı ayakları hatta elbisesininkırışıklarıyla tam bir kadın görünümündedir .Batık şehir hakkında da çalışmalar yapılmaktadır sular çekilince zaman zaman şehir ortaya çıkar EVLİYA ÇELEBİ buranın ticaretle uğraşan gayri müslim bir köy olduğu ve kilisesinde mumyalanmış bir eşek olduğunu eserinde belirtmiştir.
    esirmavi Bunu beğendi

  13. #13
    Alaattin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye
    Durumu
    Çevrimdışı

    Mesajlar
    1.257
    Tecrübe Puanı
    32
    Rep Derecesi: **

    çayda çira efsanesi

    vakti zamanında harputta iki genç birbirlerine aşık olurlar. her gece gizlice buluşurlar. Kız bir çıra yakar böylece delikanlı aralarına giren dereye atlar kızın yaktığı çıra ile yönünü bularak kıyıya yüzer ve orada buluşurlar. Bir gün kızın babası bunu farkeder ve tam delikanlı suya atlayınca çırayı söndürür . genç yolunu bulamaz çırpınarak boğulur bunun üzerine kız da kendini dereye atar. Köyün sakinleri çıralarla gençleri arar ama cesetlerini bile bulamazlar.
    başka bir efsane de ise; Uluova'yı ortadan ikiye ayıran Harınget çayının kıyısındaki köyde köyün ileri gelenlerinden biri oğlunu evlendirir. şenlikler, çalgılar yemekler her şey yerindedir .DÜğünün son gününe kadar her şey iyidir hava güzeldir mehtap vardır.Ama birden ay tutulur her yer karanlığa bürünür. misafirler bunu uğursuzluk sayarlar ancak damadın annesi Pembe Ana uğursuzluğa inat birden ortaya atılır ne kadar mum varsa toplatıp tabaklara dizer oradakilerin ellerine verir kendisi de başa geçerek mumlarla oynamaya başlar çıraların ışığı çaya yansımış her yer ışıl ışıl olmuştur. Düğün de neşe içinde sürer işte çayda çıra oyunu buradan çıkmıştır.
    esirmavi Bunu beğendi

  14. #14
    Alaattin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye
    Durumu
    Çevrimdışı

    Mesajlar
    1.257
    Tecrübe Puanı
    32
    Rep Derecesi: **

    Nemrut daği ve tahti efsanesi

    Şanlıurfa'nın batısından güneyine doğru uzayan ufak bir dağ silsilesi vardır. Bu silsile içinde, şehre yarım saat mesafede sarp, etrafına nazaran oldukça yüksek bir tepenin zirvesi, geniş ve düz kayalıktır. Buraya "Nemrut'un tahtı" denir. Bu kayalığın doruğunda, kayalar içine oyulmuş oldukça sanatkarane odalar vardır. Burası nemrutun tahtı olarak bilinir. Tepeye 1 saatlik mesafede Kazene köyü vardır. Aşçılar, yemeklerini burada pişirerek, Tahta kadar dizilen uşakların yemek tabaklarını elden ele vermesiyle Nemrut'un sofrasına naklederlermiş, bu köye verilen Kazene adının da köydeki mutfağa kurulan kazanlardan dolayı olduğunu söylemektedir.
    Hz İsa zamanında Şanlıurfa'da Hükümdar olan biri (Ceres) illetine tutulmuş bu kişi Hz İsa'yı Şanlıurfa'ya davet için bir heyet ve bir de mektup göndermiş. Mektup da, İncil'e inandığından ve Şanlıurfa'ya teşrif ederlerse bütün tebasiyle iman edeceğinden bahisle, hastalığına çare bulunmasını istirham etmiş. Hz İsa, çok memnun kaldığını, fakat Şanlıurfa'ya gelemeyeceğini heyete bildirmiş ve bir mendili yüzüne sürerek onlara vermiş. Heyet yolda gelirken, Şanlıurfa'ya yarım saat mesafede, bugün (Eyyüp Peygamber Makamı) denilen yerdeki kuyuya kazaen mendili düşürmüşlerse de tekrar çıkartarak Hükümdara getirmişler. Hükümdar mendili vücuduna sürünce iyi olmuş ve mendili bir peygamber mucizesi olarak saklamış. Şanlıurfa bir İslam memleketi olduktan sonra mendilde İslamlara geçmiş ve Me'mun zamanına kadar Şanlıurfa'da saklı kalmış Me'mun, Bizanslılarla yaptığı bir harpte mağlup olunca yapılan sulh müzakeresinde, Rumlar esirleri iade etmek için Hz. İsa'nın mendilini istemiş. Mendil verilerek esirler geri alınmış. Bu mendilin vaktiyle düştüğü kuyu, Şanlıurfa İslam ve Hıristiyanları için mukaddes tanınır. Mendilin kuyuya düştüğü gün her sene Hıristiyanlar geceden oraya koşarlar nezirler yaparlarmış. Nezir yapanların oraya yalınayak gidenleri de çokmuş, düştüğü gün büyük paskalyanın yirminci gününe tesadüf edermiş. İşte bu rivayete göre bugünkü mancınıklar, sözde o zaman, bu mendil ve kuyu hatırasını yaşatmak için dikilmiş ve birinin altına bitmeyen su hazinesi yerleştirilmiş. Hangisi yıkılırsa, Şanlıurfa onun altındaki su veya altına gark olacakmış.

  15. #15
    Alaattin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye
    Durumu
    Çevrimdışı

    Mesajlar
    1.257
    Tecrübe Puanı
    32
    Rep Derecesi: **

    çiğköfte'nin doğuşu ile ilgili efsane

    Hz İbrahim Urfa'da doğmuş, yaşamış ve Nemrut tarafından ateşe atılmıştır. Allah'ın emri ile ateş su olmuş Hz. İbrahim'i yakmamıştır. Hz. İbrahim'in doğduğu mağara ve ateşe atıldığı yerde oluşan Balıklı Göl binlerce ziyaretçi tarafından ziyaret edilmektedir. İşte çiğköftenin doğuş öyküsü, Hz. İbrahim dönemine dayandırılmaktadır. Hz. ibrahim, devrin kralı Nemrud'un putlarını kırarak, Allah'ın varlığına inanmaya davet edince Nemrut öfkelenir ve Hz. İbrahim'in ateşe atılmasını emreder. Böylece büyük bir ateş yakmak üzere yöredeki bütün odunlar toplanır. Nemrut evlerde ateş yakmayı da yasaklar. Halk ateş yakmadan nasıl yemek yapacağını düşünür durur. İşte bu günlerde bir Urfalı avcı, avladığı ceylanı eve getirerek hanımından yemek yapmasını ister. Hanım evde odun bulunmadığını söyler. Çevrede toplanacak bir tek dal odun dahi kalmamıştır. Avcı, çoluk çocuğun aç kalmaması için hanımından bir çare bulmasını ister. Bunun üzerine kadın, ceylanın budundan yağsız et çıkararak bir taş üzerinde başka bir taşla döverek ezmeye başlar. Sonra ezilmiş eti bulgur, biber ve tuzla karıştırarak yoğurur, bahçesinden topladığı yeşil soğan ve maydanozla karıştırarak sofraya getirir. Böylece o leziz ve tadına doyulmaz "çiğköfte" meydana gelir. Hz. İbrahim'in ateşe atıldığı yaklaşık dört bin sene önce ortaya çıkan çiğköfte, bir yemek çeşidi olarak o günden günümüze kadar gelir.
    gkhn55760 Bunu beğendi

Sayfa 1/3 123 Son

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Giriş