1. #1
    Engellendi
    GERMO - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Tecrübe Puanı
    0
    Mesajlar
    1.371

    İstanbul'un 3. Fethi

    Son zamanlarda İstanbul’un fethi ile ilgili birçok şey yazılmaya başlandı. Feridun Emecan Hocamızın Fetih ve Kıyamet gibi son derece kıymetli çalışması yanında pek çok kurgu roman, anlatı, dizi ve film gündemde. Esasında şu hadise bile İstanbul’un fethinin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Ve tabii tarihimizin en önemli vakasının bile hâlâ doğru dürüst anlatılamadığının da kanıtıdır.

    Fakat benim temas edeceğim nokta, bunlar değil. Elbette birileri çıkıp bir tarihi hadiseyi farklı bir şekilde kurgulayıp ondan bir roman veya hikâye çıkarabilir ve meseleyi kendi gözünden irdeleyebilir.


    Ancak ciddi bir sıkıntımız var. Çünkü meselenin gerçeği hâlâ su yüzüne çıkarılabilmiş değil. Maalesef Fatih’in kişiliğinden inancından tutun da savaş içindeki birtakım sembollere varıncaya kadar aydınlatılmamış birçok mesele askıda duruyor. Nerede ise Fatihi Hıristiyan yapacaklar ve İstanbul’u da hiç fethedilmemiş gösterecekler. Hele bir kesim var ki, adeta “İstanbul’un Türkler tarafından alınmış olmasından dolayı özür dilememizi isteyecek” durumdalar.


    Böyle durumlarda konunun vâkıfı olmayanlar her yanlışı, her uydurmayı, her kurguyu hakikat zannedecekler. Bu bizim tarihçiliğimiz açısından da sanat ve edebiyat çalışmaları açısından da kocaman bir ayıptır, züldür, utançtır.


    Ve yazıktır ki, İstanbul’un fethi meselesi -özelikle de bizim kaynaklarımızın yeterli bilgi içermemesi yüzünden- her türlü uydurma ve kurguya fırsat veriyor. Çünkü dönemin Osmanlı kaynakları İstanbul’un fethini büyütmeden, çoğu kere sıradan ama stratejik bir kalenin alınması gibi aktarmışlar.


    Meseleyi büyüten, Hıristiyan tarihçilerdir. İstanbul’un fethedilmesini, (yani şehrin manevi kapılarının İslam’a açılmasını) felaket, düşüş, insanlığın sonu, kıyamet diye yansıtan Batılı kaynaklardır. Fethi en makul ve en orta karar anlatan Dukas bile, meseleyi dünyanın sonu gibi görmekten kendini alamaz.


    Onların meseleyi küçültmeleri yahut bileğini bükemedikleri bir delikanlıyı kendilerinden göstermeleri, Fatih’in İstanbul’u aldıktan sonra Hıristiyanlığı kabul ettiği gibi meseleler bir aşağılık duygusunun farklı yansıtılması gibi algılanabilir.


    Ya bizimkilere ne oluyor?


    Onlara ne oluyor ki nerede ise fethi yok sayacaklar yahut Batı güruhundan özür dileyecekler.


    Neymiş efendim, İstanbul’u müjdeleyen hadis, uydurmaymış.


    Bir yığın geveze, sanki konunun uzmanı imiş gibi, güya ‘bilimsel davranma’ ayaklarıyla nübüvvetin ve Nebi (asv)’nin şeriat içindeki rolünü ve hadisi yok saymaya çalışan, düzmece din adamlarının yani ‘ulema-ı su’un’ uyduruk gerekçelerini serişte ederek ‘şu hadis şöyle bu hadis böyle’ diyorlar. Kimse de çıkıp ‘hadi ordan’ demiyor!


    Efendim fetih hadisini bir tek İmam Hanbel aktarıyormuş da efendim hadisler 100-150 yıl sonra derlenmiş de bilmem neler neler…


    Peki, İstanbul fethedilmiş mi?


    Edilmiş!


    Bununla ilgili ta ilk devirlerden itibaren sahabe arasında bir çaba ve sayısız deneme var mı?


    Var!


    Sayısız İslam komutanı ve devleti bu müjdeye mazhar olmak için çabalamış mı?


    Çabalamış.


    Neden Kudüs için böyle bir uydurma(!) yok. O, kendi devri için çok daha sembolik ve önemliydi oysa.


    Ey ulema-ı su’ ve ey İslam’a karşı yüreklerinde öfkeyi o âlimlerin saçma sapan ifadelerinin arakasına gizleyenler, siz gayzınızdan ölseniz de İstanbul İslam kalmaya devam edecek ve en az üç kere, tekrar tekrar fethedilecektir. Ve inşallah, hicri 1453’te, son defa ve ebediyen bir kere daha fethin tadını çıkaracaktır. Ayasofya bir kere daha ibadete açılacaktır.Onu maksadının haricinde kullananlar da vakfiyesindeki lanete muhatap olmakla kalacaklardır…


    * * *


    Bir diğer mesele de İstanbul’un fethi ile kıyamet arasındaki ilişkidir ki birileri onunla da dalga geçiyor.


    Ebu Hureyre (ra)’dan rivayetle Peygamber Efendimiz (asv) bir gün ashabıyla sohbet ederken “Siz hiç bir tarafı kara bir tarafı denizlerle çevrilmiş bir şehir duydunuz mu?” buyurmuşlardır.


    “Evet Ya Resulallah…” denince Peygamber Efendimiz (asv) “Beni İshak’tan yetmiş bin kişi işte bu şehre gaza edip saldırmadıkça kıyamet kopmayacaktır….” buyurur. Birilerinin aklı bunu izaha yetmediği için, “Hani İstanbul fethedildi, kıyamet niye kopmadı?” diye soruyor.


    Kuran, 1400 yıl önce “Kıyamet koptu!” diyor. “Kıyamet kopacak!” demiyor. Peki şu kadar zamandır kıyamet kopmadığına göre Kur’an’ı da sümme haşa yalancılıkla suçlayacaksınız?


    Zaten şu anlayışsızlığınız, ahmaklığınız ve beyinsizliğiniz değil midir ki sizi küfürde sabit kılmış. Peygamberimiz (asv) kendi zamanını “ikindi/asır vakti” diye tarif ettiğine ve akşam vaktini kıyametin zamanı diye ima etiğine göre bu ne geçmez zamanmış ki hâlâ kıyamet kopmadı?


    Anlamıyor musunuz ki bu bir sembolik anlatımdır. İşarî lisandır. Bilmiyor musunuz ki Peygamberimiz “Ahir zaman Peygamberidir”. Zuhurundan sonraki tüm zamanlar, kıyamet zamanıdır. Bu ümmet de ahir zaman ümmetidir.


    Bununla birlikte İstanbul’un fethi aslında hakikaten de kıyametle ilintilidir. Bilen bilir ki Batı düşüncesinin doğmasını hazırlayan Rönesans, İstanbul’un fethinin en önemli sonuçlarından ilkidir. Ve tabii bugün, insanlığı hırs, ihtiras, şehvet ve inkâr gayyasına sürüklemiş, ruhu Rabbinden, beşeri Yaratıcısından, insanı Halıkından koparmış ve böylece insanlığın meshine yol açmış; yani yerlerin ve göklerin insan aleyhine harekete geçmesine zemin hazırlamış ve hazırlamakta olan bugünkü Batı düşüncesi de Rönesans’ın eseridir. Evet, Rönesans Fethin eseridir, inkar-ı uluhiyet de Rönesans’ın! Aklınız almıyorsa da bu böyledir.


    İstanbul’un fethi ile ilgili üç hadis var. Bunların ikisinde İstanbul’un fethi ile kıyamet arasında ilinti kurulur. İnkârcıların meseleyi reddine sebep olan o iki hadis -ki eski tarih kitaplarında da zikredilirler- bizim açımızdan çok önemli işaretler ihtiva ederler.




    Asıl fetih hadisinde fiil, Arapça dil yapısı açısından ikisi açık, biri gizli üç pekiştirme taşır. Biz bundan anlıyoruz iki biri manevi olmak üzere İstanbul en az üç kere fethedilecektir.


    Bunların ilki Fatih’in onunu zaptedip Müslüman dünyaya kazandırmasıdır. İkincisi İstanbul’un işgal kuvvetlerinden alınıp yeniden Müslüman Türk halkının yönetimine katılmasıdır. Üçüncü fetih ise ‘saklı bir fetih’ olacaktır. Evet, İstanbul zahiren özgür gibi de görünse, onun manası ve ruhu olan Ayasofya, kilit altında olduğu için işgal altındadır ve fethedilmeyi bekliyor. İşte üçüncü fetih, Ayasofya’nın yeniden Rabbine kavuşmasıyla gerçekleştirilecektir.


    Bediuzzaman, ‘siyaset âleminde çıkacak mehdi’nin vazifeleri arasında, Ayasofya’nın açılmasınıda sayar. İşte o mabedin kubbeleri yeniden tekbir ve Kur’an sedalarıyla buluştuğunda -ki onun vakti çoook yaklaştı- yani onun manevi iklimi, kubbesi altında varılacak secdelerle bir kere daha nurlandığında İstanbul son defa fethedilmiş olacaktır.


    İstanbul’un fethini müjdeleyen hadisin ilk kelimesi olan ‘le-tuftehan-ne’ (fetholunacaktır) kelimesi üç pekiştirme ihtiva etmektedir. Birincisi baştaki ‘le’ ikincisi sondaki ‘ne’ üçüncüsü ise, fiilin ‘edilgen gelecek zaman kipi’inde kullanılmış olmasıdır. “Filan İstanbul’u alır’ denmiyor. ‘Türkler İstanbul’u alacak’ yahut ‘birileri İstanbul’u fethedecek’ denmiyor, ‘İstanbul fetholunacak’ deniliyor. İşte fiilin bu şekilde kullanımı Arapçada (ve Türkçede de) ‘pekiştirme’ ifade eder.


    ‘Le’ , Fatih Sultan Mehmet komutasındaki ordunun İstanbul’u almasına bakıyor. ‘ne’, Milli Mücadele neticesinde işgal altındaki İstanbul’un yeniden bize geçmesine bakıyor. ‘Edilgen gelecek zaman kipi’ ise, güya Milli Mücadele ile bize yeniden geçmiş olmasına rağmen, Batının dayatmaları sonucu, “Kostantiniye’nin ihtida ettiğinin zâhirî sembolü olan Ayasofya”nın kapısına kilit vurulmasıyla işgal altında tutulan şehrin, Ayasofya’nın ibadete yeniden açılmasıyla son ve ebedi fethin gerçekleşmesine bakıyor. İşte üçüncü fetih, o işgalin sona erdirileceği fetihtir.


    Evet, İstanbul bir kere daha hakiki manada İslamın başkenti olacak. Ayasofya’nın ibadete açıldığı gün bilin ki üçüncü fetih de gerçekleşmiş. Madem haber verilmiş, olacak.


    Sonra?


    Sonrası, işte sizin beklediğiniz! Yani kibrinizle, küfrünüzle, ahmaklığınızla yerleri ve gökleri aleyhinize geçireceğiniz zaman! Kıyametin başlama vuruşu!


    “Sizin” diyorum çünkü, kıyametin nesnel olarak başlamışından kısa bir müddet sonra tüm inananlar Allahsız kitapsız zalimler eliyle yok edilecekler. Yani inananlar, sizin kıyameti doya doya yaşamanıza ortak olmayacaklar korkmayın. Tek başınıza yaşayacaksınız o sahneleri. Müminler keyfinizi kaçırmayacak! Tepine tepine, çocukların bile bir anda saçlarının ağaracağı o dehşetlerin keyfini süreceksiniz!

    Mushap Bunu beğendi

  2. #2
    Engellendi
    GERMO - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Tecrübe Puanı
    0
    Mesajlar
    1.371
    FATİH,İSTANBUL'UN FETHİ VE AYASOFYA'NIN SIRLARI

    BISMILLAHIRRAHMANIRRAHIM
    Tüm Hakikatleri ve Bilinmeyen Yönleri ile İstanbul,
    Ayasofya ve Fatih Sultan Mehmed Han
    Allahın izni ve Evliyaların yüksek himmetiyle İslambul, Ayasofya ve Fatih
    Sultan Mehmed Han üzerine verilen izin miktarınca dur denilen yere kadar
    gidip bügüne dek saklanan ve gizlenen sırları ve hakikatleri açmaya niyet
    ettik İnşaallah. Allahu Teala kalbimize ve sözümüze kuvvet versin.
    Versinki söz ve mana buluşsun, hikmetler yerini bulsun. Şimdi Hadis’i
    şerif’te övülen ve başta Ashabı kiram olmak üzere Hazreti Muaviye den
    (r.a.) Hazreti Fatih Sultan Mehmed Han`a kadar cümle İslam
    Hükümdarlarının ilk hedefi olan İstanbulun feth`i ile sohbetimize
    başlayalım vesselam. İstanbul’un ilk ismi Makedonya’dır. Şimdi bazıları
    şaşırabilir tabii ki, Makedonya balkanlarda bir yer değil mi diye. Evet
    balkanlardaki devlette İstanbul‘un eski ismini almıştır. Makedonya´nın
    anlamı; Hikmet-i Mukaddese (Kutsal hikmettir).
    İstanbulun bilinen ve bilinmeyen bir çok ismi vardır. Mesela Bizans,
    Yankoviçe, Aleksandre, Pozantiyam, Konstantinopolis, Makedonya gibi.
    Fakat bizim için önemli olan İstanbul’un Osmanlılardaki ismidir; o da
    İslambol ve İslambul idi. İslamı bulup İslamın bol olsun manasında İslambol
    ve İslambul diyorlardı Osmanlılar’da. Türkiye Cumhuriyeti ise İstanbul
    olarak değiştirdi. Lakin biz öncelikle İstanbul’un ilk sahibini ele alalım. Ve
    diyoruz ki o; Hz. Süleyman Aleyhisselam’dır. Allah şefaatına nail eylesin(!)
    Hz. Süleyman As. bildiğiniz gibi yeryüzünde sınırsız hududlara, yerlere
    ve göklere hükmeden bir padişahtı. Allah ona öyle bir saltanat nasib
    etmiştiki, orduları ne yere ne de göğe sığıyordu. Ancak batıda bir okyanusta
    “Serenduz” denen bir adada “Sidon” adında bir kral, Süleyman Peygambere
    itaat etmez ve başkaldırarak: „Ben seni tanımam, kendimden başkasını kabul
    etmem” diye isyan eder. Bunun üzerine Süleyman Peygamber yer götürmez,
    çeşitli yırtıcı hayvanlardan, cinlerden, şeytanlardan ve insanlardan kurulu
    düzenli ordularıyla bu asi kralın üzerine yürür. Koskoca Süleyman
    Peygamber bu, kralın bütün memleketini harap edip, Ordularını yok eder.
    Kral’ı da öldürüp güzeller güzeli kızını kendine hanım olarak alır. Kız o
    kadar güzelmiş ki, yeryüzünde eşi ve benzeri yokmuş. Peri yüzlü melek
    görünüşlüymüş1. Bir müddet sonra bu yeni hanımı Süleyman Peygambere der
    ki: «Ey benim rüzgardan denize, insandan cine hükmeden sultanım! Bana bu
    (1Süleyman peygamberın Saba Melikesi o sıralar daha yeni vefat etmiştir.)
    yeryüzünde eşi benzeri olmayan bir mekan bul ve orada öyle muhteşem bir saray
    yaptır ki, ömrümün sonuna kadar orada ibadet edeyim» diye istekde bulunur.
    Şimdi İstanbul’un geçmişini bilelim diye anlatıyoruz bütün bu bilgileri.
    Niçin İstanbul? İstanbul’un önemi ne? İşte bu noktada onu anlatmak için
    başa dönüyoruz. Anlamak istiyorsak evveliyatını iyi bilmemiz gerekiyor.
    “Başa bak! Eğer sonunu görmek istersen” diyor Mevlana.
    Hanımının arzusunu kırmak istemeyen Süleyman Peygamber cinlere ve
    kuşlara emreder: „Bana öyle bir yer bulun ki, bu Arzu yerine gelsin ve söz yere
    düşmesin”. Bunun üzerine yeryüzünü dolaşan kuşlar, cinler, periler aynı
    anda gelip: „Ey Allah’ın yer yüzündeki halifesi biz bir yer biliyoruz” diye
    haber verirler. İşte o yer İstanbul’dur.
    İstanbul’da ki Sarayburnu denilen yere Hz Süleyman Peygamber makamını
    kurar. Ve oraya öyle bir saray yaptırır ki yeryüzünde ne eşi vardır nede
    benzeri. Daha sonra hanımı orayı kendine mesken edip ibadete çekilir. Ancak
    meğer hanımı aslında gizlice babasının heykeline taparmış. Bunu öğrenen
    Süleyman Peygamber onu da öldürür. Ve o sarayı orada bırakıp oralardan
    gider. Mescid-i Aksa’yı babası Hz. Davud’un bıraktığı yerden itibaren
    tamamlamak için Arz-ı Mukaddese2 yani Filistin‘e varır. Ve orada vefat edip,
    Allah’ın rahmetine kavuşur. Bunun üzerine oğlu Ruhbaam İstanbul’a gelir ve
    İstanbul’u yani ilk adıyla Makedonya’yı hükümet merkezi yapar. Ve 240
    sene dünyayı İstanbul’dan yönetir. Oralara türlü türlü yerleşim yerleri ve
    binalar yaptırıp, güzelleştirir yani İstanbul’u koskoca bir şehir haline getirir.
    Bu arada belirtelim ki İstanbul dokuz kez harap olmuş, dokuz kez imar
    edilmiştir. Daha sonra Ruhbaam da gider. Allahu Teala yeniden yeryüzünü
    güzelleştirmesi ve şenlendirmesi için İskender-i Zülkarneyn Hazretlerini
    yollar, bu zat hem kraldır, hemde peygamberlerdendir ve Hz. Hızır As. ile
    birlikte Yecüc ile Mecücü, Kaf dağında’ki ejderhaları, canavarları çeşitli
    adalarda’ki dinazorları hapseden de İskenderi Zülkarneyn’dir. Ve sonunda
    Zülkarneyn As. gelip, İstanbul’u alır ve başlar imar etmeye, orasını hükümet
    merkezi yapıp aynen Süleyman Peygamberin bulunduğu noktadan ele alarak
    başlar dünyayı yönetmeye. Sonunda o da ölür, ondan sonra yerine başka
    biri gelir.3Sonra Hz. İsa As.’ın havarilerinden ve halifelerinden “Şem’un Safa”
    (Hiristiyanlarca Petrus) isminde bir kimse İslambol‘a gelir ve orada bir hayvan
    sürüsü satın alıp bir kuyu kazar. O kazdığı kuyudan çıkan su İstanbul’da eşi
    benzeri olmayan bir su’dur. Bütün padişahlar o sudan içip sadece o suyu
    (2Arzı-Mukaddese = Mukaddes Yer.
    3 Ki dünyayı 4 hükümdar yönetmiştir. Bunlardan ikisi müslümandır.
    Birisi İskender Peygamberdir, diğeri Süleyman Peygamberdir. Diğerleri ise gayr-i müslimdir.)
    kullanmışlardır, ta ki Osmanlının belirli bir müddet için tarih sahnesinden
    çekilmesine kadar.
    Bunları anlatıyoruz ki, İstanbul‘un değeri ortaya çıksın, ve kimlerin
    İstanbul’da rolü var tam olarak bilinip anlaşılsın diye. Süleyman
    peygamberden İsa As.’a, Şem´un Safa’dan Hızır As. ve Zülkarneyn
    peygambere kadar.
    Sonra Konstantin diye bir kral gelir ve o’da hızla İstanbul’u imar etmeye
    başlar. İstanbul kalesini bir ucu Sarayburnu, Yedikule ve diğer ucu’da Eyüp
    El Ensari bölgeleri olmak üzere üçgen şeklinde inşa ettirir. Ve bu kaleye 366
    kapı’nın haricinde, 27 köşesinde, yıldız ilmine vakıf rahiblerin çeşitli
    tılsımlar üzerinde çalışma yapabilmeleri için araştırma kuleleri yaptırır.
    Daha sonra bu Kral’ın bir kızı olur. Kızı büyüyünce Konstantin kızının adı
    hürmetine Muhteşem bir ibadethane yaptırmaya karar verir. İşte o
    ibadethanenin bir hikayesi vardır. Şöyledir ki: kral Konstantin amansız bir
    hastalığa tutulur. Bunun üzerine o zamanların mecusi, yani ateşe tapan
    rahibleri krala gelip: „Ey bizim Haşmetli kralımız, sen derhal bir havuz
    yaptır, ve onun içine hıristiyanların yeni doğan bebeklerinin kanını akıt, sonra
    içinde bir hafta yüz, ki bu amansız hastalıktan şifa bulup kurtulabilesin!”
    Konstantin havuzu yaptırır. Fakat sıra bebekleri kesip kanını akıtmaya
    gelince annelerin feryadlarını, ağlayışlarını görüp merhamet damarları kabarır
    ve dayanamayıp: „Bu bebekleri öldürmektense, ben ölmeye razıyım” der. Tam
    o gece rüyasında Hz. İsa As.’ı görür. İsa As. Ona: „Madem ki, sen o
    insanlara merhamet ettin, onları bağışladın. Biz de seni bağışladık ve artık
    bundan sonra sen bizim hususi himayemizdesin”, der ve Krala elindeki asayla
    bir kere dokunur. Bu dokunmayla Kral şifa bulur, bütün hastalıklardan
    kurtulur. Bunun üzerine mecusi olan kral İsa As.’ın dinini kabul eder ve işte
    oraya AYASOFYA mabedini inşa etmeye başlar. Doğduğu şehrin isminin
    Sofya ve kızınında bir azize olmasından dolayı bu mabede yani kiliseye
    AYASOFYA4 denir. Ve Ayasofya’yı öyle bir yere inşa ederki, tam Süleyman
    Peygamberin ibadet ettiği, İsa As.’ın havarisi olan Şem’un Hazretlerinin de o
    kuyuyu kazdığı, suyu çıkarttığı yere Ayasofya’yı inşa ettirir. İnşaat tam 40
    yılda biter. Şimdi Ayasofya’yı orada bırakalım ve İstanbul meselesine geri
    dönelim.
    Hemen hemen Osmanlı’nın tarih sahnesinden belirli bir müddet üzere
    çekilmesine kadar İstanbul bir dünya merkeziydi. Dünyayı idare eden
    hükümet merkeziydi. Hakikatte ki ilahi sır budur; İstanbul’dan hükmedildiği
    zaman dünyaya hükmedilir. İstanbul’u Hadis-i Şerif üzerine ilk kuşatan Hz.
    (4 Yunancada Aya: aziz manasındadır.)
    Muaviye’dir. Allah şefaatine nail eylesin. İkinci kuşatan Hazreti Ebu Eyyüb
    El Ensari Hazretleridir (Eyüb Sultan) ki bizimde girmek istediğimiz bölüm
    burasıdır. Bu asırda kitaplarda kasten yazılmayan bölümlerdir. Hz.
    Muaviye’den sonra İstanbulu fethetmek için büyük bir orduyla İstanbul
    kalesinin önüne gelen Hz. Ebu Eyyüb El Ensari ve yanındaki İslam
    Ordusu altı ay boyunca İstanbul’u kuşatırlar. Lakin kış bastırır ve İslam
    Ordusu bitkin düşer. Kaleyi almak imkansızlaşınca, aralarında istişare
    edip: „En iyisi biz buralardan eli boş dönmeyelim” diyerek İmparator
    Heraklius‘a belli bir haraç vermesi ve üç gün boyunca Ayasofya‘yı gezip
    namaz kılma izni karşılığında kuşatmayı kaldıracaklarını teklif ederler. Kral
    teklifi büyük bir sevinçle karşılar ve “savaşmaktan daha iyidir gelsinler,
    gezsinler, görsünler ve yeterki gitsinler” deyip derhal tekliflerini kabul eder.
    Binaenaleyh Eyüb Sultan Hazretleri bin seçkin müslüman askeri ile içeriye
    girer. Ayasofya’da, Hz. Süleyman Aleyhisselamın makamının bulunduğu yerde
    iki rekat hacet namazı kılar. Ve “Yarabbi, bu beldeyi, bu namazı kıldığımız
    yeri İslam’a hayrlı uğurlu ve İslam ibadetgahı eyle!” diyerek hayır dua da
    bulunur.
    İşte bu asırda kitaplarda yazılanlar şimdi buraya kadar Eyüb Sultan
    Hazretlerinin savaşarak surlara yanaştığı ve ok saplanmasıyla yaralanıp
    şehid düştüğüdür. Aslında hakikatte ise; Eyüb Sultan Hazretlerinin bin
    seçkin İslam askeriyle içeri girip Ayasofya’da iki rekat namaz kılması ve 3
    gün boyunca Ayasofyayı ve İstanbulu her yönüyle inceleyip not alıp bu
    bilgileri İstanbulun gerçek Fatihinin eline aktarmasıydı.
    Allah’ın Evliya kullarına gelecek açıktır. Onlar olacak olanları görürler
    ve hikmetlerini bilirler. İstanbul´u alamayacaklarını bildikleri halde neden
    onca yolu katettiler ve savaşmaya geldiler? Tabii ki Fatih Sultan Mehmed`e
    hazırlık için. Eyüb Sultan Hazretleri Kuran da geçen Ayetleri ve Peygamber
    Efendimizin Hadisi Şeriflerini ebcet hesabı denilen bir hesapla çözmüş
    akabinde bu çalışmayı yapmıştır. Fatih´in İstanbul´u 1453 senesinde
    alacağını biliyordu. Fatih Sultan Mehmed Han’a (cennetmekan) savaş için
    gerekli olan bütün bilgiler buradan gelmiştir. O sadece İstanbul’un hangi
    araç gereçle alınacağının projelerini yapmıştır. Yoksa İstanbul hakkında her
    şeyi zaten biliyordu velhasıl. Nitekim Eyüb Sultan Hz. üçüncü günün sonunda
    tam kaleden çıkmak üzereyken papazlar durumu anlar ve: „Bre bunlar buraya
    casusluk etmeye gelmişler. Bunları koman dışarı” diyerek kale muhafızlarını
    kışkırtarak Ebu Eyüb El Ensari ve İslam askerlerinin üzerlerine saldırtırlar ve
    kalenin içinde müthiş bir savaş başlar. Eyüb Sultan Hz.’leri ve bin kadar
    müslüman askerine karşı binlerce Bizans askeri. Üç saat süren bu savaşta
    binlerce Bizans askerini kılıçtan geçirirler, müthiş bir cenk olur. Dışarda olan
    müslümanların, içeride ki olaydan haberleri olmadığı için yardıma gelemezler.
    İçeride ise kan gövdeyi götürür, tam kale kapısını kırıp, dışarıya çıkacakken
    atılan bir taş Eyüb Sultan Hazretlerine isabet eder ve onun orada şehid
    olmasına vesile olur. Zaten o sıralar hastalıktan muzdarip imiş. O taşın
    sebebiyeti ile Kale kapısının önünde şehid düşer. Sonraları o kapıya Ensari
    kapısı denmiştir. O girdiği kapıya yakın bir yere de defnedilmiştir. İslam
    Askeri granit bir taşın üzerine o tarihi geçirirler. Nitekim Akşemseddin
    Hazretleri orayı keşf’ettiğinde o granit levhayıda bulmuştur.
    Eyüb Sultan Hazretlerinin hadisesi bu şekilde cereyan eder. İçeride
    müthiş bir savaş olur ve Onlar orada şehid düşerler. Allah şefaatine nail eylesin!
    İslambol 11 kere kuşatılmıştır. Onbirincisinde Fatih Sultan Mehmed Han 77
    Evliya ile kuşatmıştır. Bunların içinde Hızır Aleyhisselam, Silsile-i
    Nakşibendiyenin altın halkasından Sırrı Azam sahibi, Ubeydullah Ahrar Hz.
    Molla Fenari, Emir Buhari, Molla Gürani, Akşemseddin Hazretleri, Şeyh
    Zindani Hazretleri, Horoz Dede, Oduncu Baba… gibi büyük Evliyalar Hacı
    Bektaşi Veli’nin müridleri ve Nakşibendi şeyhlerinden kurulu 300 kişilik şeyh
    ordusuyla birlikte oradadır. İstanbul’un fethinde 77 kapıya 77 büyük Evliya
    dayanmıştır. Hangi kapıdan hangi Evliya girdiyse, o kapıya o Evliyanın ismi
    verilmiştir. Oduncu babanın girdiği kapının adı „Odun Kapısı’dır“, Horoz
    Dede’nin açtığı kapının ismi “Horoz Kapısı” Şeyh Zindani Hz. açtığı kapının adı
    “Zindan kapısı”. Ve o kapıları onlar açmışlardır.
    İşte asıl değinmek istediğimiz konuya geldik. O da İstanbul’un fethi idi.
    İstanbul´un fethi sırasında Fatih Sultan Mehmed´in ilk işi Topkapı
    tarafında bulunan, İstanbul’u kuşatmak ve almak için gelecek gemileri
    durdurmak üzere Hz. İsa zamanında hususi tılsımlar ile bakırdan yapılmış
    ve her daim içinde büyücülük ve falcılıkla uğraşan cadılardan oluşan gemileri
    parçalayıp yok etmek olmuştur. Bu gemilerden üç adet varmış, lakin birini
    daha önce Hz. Eyüb El Ensari parçalamış, geriye kalan iki tane gemiyi de
    Fatih Sultan Mehmed Han batırıp yok etmiştir ki bu esrarengiz gemilerin
    varlığından Fatih’i rüyasında Eyüb Sultan Hz. haberdar etmiştir. Fetih
    başlamadan önce Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri; alimleri ve Allah
    dostlarını toplayıp: „Bana yardım edin! İstanbul’u alalım. İstanbul’un
    yarısını size hediye edeceğim. İstediğiniz kadar tekke, zaviye, dergah. Ne
    kadar mekan istiyorsanız, hepsini size vereceğim“ der. Bunun üzerine manevi
    sultanların orduya yaptığı konuşmadan sonra iki rekat hacet namazı kılarlar
    ve “Bismillah” deyip, “bu kale fethedilecek inşaallah, ayet vardır, hadis
    vardır5“ diyerek askeri motive edip aşka ve şevke getirdikten sonra Osmanlı
    (5 “Elif, Lam, Mim, gulubetir rum“ ayetinin (Rum suresi) ebced ve cifir hesabında Fatih Sultan Mehmed Hanın istanbulu 1453
    de alacagı belirtiliyor.)
    askerleri bütün güçleriyle kaleye saldırırlar. O şekil saldırı metodunda
    normalde kalenin ikinci hafta düsmesi gerekirdi ki, o zamanın teknolojisine
    göre hiç bir devlette olmayan güçlü ve modern teknoloji kullanmıştır Fatih
    Sultan Mehmed Han. Lakin ne yapsa etse kale düşmeyince: „Hocalarım,
    Paşalarım, bu saldırı karşısında normalde dünyanın hiçbir kalesi ayakta
    duramazdı. Nasıl olurda bu kale hala duruyor ayakta?” diye sorar şeyhlere,
    Paşalara Fatih Sultan Mehmed Han. Akşemseddin Hazretleri derki: „Sultanım
    bu kale senindir. Müjdelidir. Lakin üç şey engeldir fethe. Bunlardan birincisi,
    zamanın kutbu olan Nakşibendi silsilesinin altın halkasından Şeyh
    Ubeydullah Ahrar Hz. ki ondan medet istemek gerekir. İkincisi Tüm
    Balkanların ve Rumelinin Manevi Sorumlusu Şeyh Sarı Saltuk Baba dır ki,
    ondan dahi medet gerekir. Üçüncüsü ise içeride bir tane apdal meczup Allah
    dostu vardır ki, aman benim gavurcuklarıma bir şey olmasın diyerek bizim
    attığımız gülleleri tutup bize geri atıyor.” deyince.6 “Bre, kimdir bu? Bize
    savaş mı açıyor bu Adam? Hemen buna bir çare bulalım” diye hiddetlenir Fatih
    Sultan Mehmed Han. Nitekim Bunun üzerine Akşemseddin Hazretleri:
    „Sultanım, bu zat bize karşı savaş açmış değildir. Lakin o da yüce Allah’ın
    emri üzere hareket ediyor. Zira kendisi evliyalardandır. Onun görevi de orayı
    korumaktır, ki hikmetini ancak Cenabı Hak bilir. Her mahlukatın belli bir
    görevi olduğu gibi o büyük zatın görevide orayı korumaktır“, diyerek ekler:
    „Lakin, hiç merak etmeyin hesabımıza göre kalenin muhasarasının elli’nci günü
    ölmesi gerekiyor. Ama kalenin elli’nci gün düşeceğini askerlerin bilmemesi gerekir.
    Aksi taktirde askerlerin savaşma azmi kırılır ve o sevaba nail olamazlar” diye
    Sultanı teskin eder. Fatih Sultan Mehmed Han bunun üzerine askere
    ihsanlarda bulunup, bahşişler verir, mal ve mülk dağıtır. Onları şevke getirip
    her gün sanki o gün kaleyi alacakmış gibi kaleye saldırtır. Böylece onları Şehidlik
    mertebesindende mahrum bırakmamış olur. En nihayet günler geçer ve
    Osmanlı’lar bir an bile durmadan, usanmadan Hz. Peygamberimizin (s.a.v.)
    müjdelediği asker olabilme şerefini elde edebilmek için yılmadan, yorulmadan
    kaleye saldırırlar. Askerler kalenin fethi ile meşgul olurken, Fatih Sultan
    Mehmed Han da bu arada çadırında ibadet edip, dua ve zikir çekerek zamanın
    kutbu olan zatı ve mekanın Sultanını yardıma çağırır: «Ya zamanın sahibi
    Ubeydullah Ahrar Hazretleri, ya Şeyh Muhammed Buhar’i Sarı Saltuk
    Hazretleri, ey Allah’ın aziz dostları. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin mübarek
    yüzü suyu hürmetine benim bu kaleyi almamda yardımcı olun. Sizin himmetinize
    ihtiyacım var. Sizin himmetiniz yetişmez ise benim bunca gayretim nice ola.”,
    (6 “Budala meczup.” Osmanlıca da budala şimdiki gibi apdal manasında değil idi. Şerefli bir kelime idi. O aptal ve budala
    kelimeleri manası iyi olan kelimeler idi. Bunları kötüye kullandılar. Olayı tersine çevirdiler. Apdal herif diyoruz! Aslında bu
    hakaret değildir).
    diye gözyaşları içinde meded ister. Binaenaleyh, sonunda ellinci gün gelir çatar.
    Şafak ile birlikte sabah namazını eda ettikten sonra orduyu son büyük
    hücum için teftişe çıkar. Orduyu teftiş edip tüm hazırlıkları gözden
    geçirdikten sonra, tek başına bir tepeye doğru atını sürer. Tepeye varır ve
    atın üzerinde heyecan ile aşağıda tüm güzelliği ve haşmeti ile süzülen
    İstanbulu ve onun karşısında duran Hazret’i Peygamberin (s.a.v.)
    müjdesine mazhar olacak şanlı Osmanlı ordusunu seyreder. Bir müddet
    seyrettikten sonra atını hız ile aşağıya doğru sürüp, ordunun yanına gelip,
    merkezdeki yerini alir. Ulema ve paşalar ile görüştükten sonra tarih de çağ
    açıp çağ kapatacak olan son hücum emrini verir. Besmele-i şerif ile birlikte
    Osmanlı yiğitleri “Allah Allah” nidaları ile yeryüzünü ve gökyüzünü
    çınlatarak kaleye hücum ederler. Aradan mücadele dolu saatler gecmesine
    rağmen, kale bir türlü düşmek bilmez. Osmanlı yiğitleri teker teker kırılıp,
    ortalık toz toprak, ve tam bir kargaşa içindeyken, bu hali seyreden Fatih
    Sultan Mehmed Han “Bre, bu kale niye bir türlü düşmez?!”, diye kılıcını
    çekip atını kaleye doğru hiddetle sürmek üzere iken, doğu tarafından sanki
    uçarak kendisine doğru dörtnala gelen esrarengiz bir atlı görür. Bembeyaz,
    yağız atın üzerinde nur-ani yüzlü heybetli bir kimse yanına yaklaşıp
    “Esselamun aleykum, ey şanlı hükumdar”, diye selam verir. Fatih “Aleyküm
    selam. Ey Pir, kimsin? Ve nereden gelirsin”, diye sorar. Bunun üzerine
    beyaz atlı Pir “Ben senin yardımına çağırdığın kimseyim. Adım Ubeydullah
    Ahrar’dır“, cevabını verir. Fatih “Ya Ubeydullah Ahrar Hazretleri, sen
    yalnız mı geldin?” der. “Hayır, ey şanlı Sultan. Hele bir bak kimler ile
    geldim” diyerek kolunun yelesini açarak gösterir. Fatih bakar ki,
    Ubeydullah Ahrar Hazretlerinin yelesinin içinde binlerce beyaz atlı, nur
    yüzlü yiğitler ellerinde kılıçlar ile dörtnala kendisinden yana geliyorlar. Bu
    kerameti gören Sultan Mehmed Han hemen atından inip secdeye varıp
    Allah’a şükreder. Ubeydullah Ahrar Hazretleri “Bitmedi, ey cihan
    hükumdarı, daha bitmedi. Bir de şu tarafa bak”, diye batı tarafını işaret
    eder. Fatih secdeden doğrulup batıya doğru bakar. Ve yine beyaz atların
    üzerinde yüzlerce dervişin bir Pir’in arkasından, adeta uçarcasına kendisine
    doğru at koşturduklarını görür. Her birinin elinde tahta kılıçlar vardır. Bu
    Pir Fatih’in yanına yaklaşıp “Essalumun Aleykum”, diye o dahi selam
    verir. “Ve Aleyküm selam”, diyerek selamı alırlar. Fatih ardından “Ey ulu
    zat, sen kimsin?” der. Tahta kılıçlı Pir “Ben senin yardımına çağırdığın
    kimseyim. Bana Sarı Saltuk derler,” deyince Fatih Sultan Mehmed Han
    yine secdeye kapanıp Allah’a şükreder. Ubeydullah Ahrar Hazretleri “Daha
    bitmedi ey müjdeli Hükumdar. Hele bir de şu tarafa doğru bak”, diye deniz
    tarafını gösterir. Fatih denizden tarafa baktığında, denizin üzerinde
    yürüyen iki Pir görür. “Bunlar kimdir, ya Ubeydullah Ahrar Hazretleri?”
    diye sorar. Hazreti Ubeydullah Ahrar der ki: „Bunlar İlyas ve Hızır
    As.’dırlar. Bizlere deniz yolunu emin kılacaklar. Ey Sultan şimdi de dört
    yanından gelenlere bak” deyince, Fatih bakar ki, bir de ne görsün. Dört bir
    yandan akın akın bembeyaz elbiseler içinde, ellerinde kılıç, altlarında yağız
    atlarla gelen binlerce yiğit. Heyecan içinde “Ya bunlar kimlerdir“, diye
    sorar. Ubeydullah Ahrar Hazretleri “Bu yiğitler Ashab-i Güzinler’dir.
    Onlarda bu müjdeye, hiç olmazsa manevi olarak nail olmaya niyet etmiş ve
    bu arzularınıda Peygamber-i Zişana (s.a.v.) arz etmişlerdi. İşte bu
    mübarekler onlardır”, der. O esnada Fatih kale kapısı altında, elinde ki bir
    taşı kaleye atmaya hazırlanan bir kimseyi görür ve sorar: „Peki ya Şeyh,
    elinde taş ile kale kapısının önünde bekleyen şu zat kimdir?“ Şeyh Ahrar „O
    da, Hazreti Eyüp El Ensari Hazretleri’dir ki, o elindeki taş vaktiyle ona
    atılıp kendisinin şehid olmasına vesile olan taştır. Şimdi o bu taşı onlara
    geri atarak iade edip yarım kalan fethini tamamlayacaktır,“ diyerek bu kez
    de kale surlarını göstererek, “Bir de şuraya bak, ey Fatih!” diye şehadet
    parmağı ile İstanbul surlarını gösterir. Fatih Sultan Mehmed Han surlara
    bakınca, surların üzerinde gözleri kamaştırarak nur saçan bir zat görür.
    Hayatı boyunca böyle muhteşem bir güzellik ile karşılaşmamıştı kutlu
    padişah. Gözlerini o zat’tan ayırmadan, izah edilemeyecek bir coşku içinde,
    “Ya Ubeydullah Ahrar Hazretleri, söyle bana. Güneşten bile daha çok ışık
    veren bu mübarek zat kimdir”, diye sorar. Şeyh Ahrar Hazretleri, gözleri
    yaş içinde heyecan ile cevap verir: „O güneşten bile daha parlak olan kimse,
    herşeyin o’nun yüzü suyu hürmetine yaratıldığı, iki cihan Sultanı Hazret-i
    Muhammed Mustafa Efendimizdir (s.a.v.). Yanında duran mübarekler ise,
    sırasıyla Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali
    Ridvanullah-i Ecmainler’dir“, deyince Fatih Sultan Mehmed Han
    gözyaşlarını tutamaz ve ellerini açarak Cenabı Hakk’a hamd,
    Peygambere’de (s.a.v.) salavat getirir.
    Bir müddet bu inanılmaz heyecan ve coşku içinde kendinden geçen Fatih,
    Ubeydullah Ahrar Hz.’lerinin: „Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimizden işaret
    gelmiştir. Mübarek vakit tecelli etmiştir. Kalk ve yürü Ey Cihan Hükümdarı.
    Nam senin, şan senin, devir senin’dir artık” sesiyle kendine gelir, hemen ayağa
    kalkıp atına atlar, kılıcını çekip Ordunun en önünde duran Ashabı Kiram,
    melekler ve evliya’lar ile arkasındaki Osmanlı askerlerinin önüne geçerek:
    „Haydi Yiğit’lerim. Gün bugün’dür, Nam bugündür, şan bugündür. Allah ve
    Resulü Hakkı için ”Bismillah hücum” emrini verir. Ve başta Evliyalar olmak
    üzere cümle İslam askerleri “Allah Allah” nidaları ile kale surlarına doğru
    akarlar.
    Ve Evliyaların her biri bir kapıya dayanır. Sadece bir tek kapı önünde, tam
    bin kişilik Buhara’dan gelen Şeyh Ahmed Yesevi Hazretlerinin müridleri
    topluca şehid düşer. O kapıya bu sebeple “Şehid Kapısı” denir.
    Velhasıl Evliyaların açtığı kapılardan Osmanlı askerleri şan ve şeref ile
    girdikten sonra ilk yaptıkları iş İmparatorun sarayına girmek olur ki,
    burada imparatorun hususi seçme yüzlerce saray muhafızları pusuda hazır
    bekler. Netice itibari ile tabii kısa bir çarpışma olur ve Saray ele geçer. Hemen
    ardından Ayasofya’ya girerler. Ayasofya’nın çeşitli bölmelerinde gizlenmiş olan
    binlerce rahib ve keşiş ellerindeki kılıçlarıyla Fatih Sultan Mehmed Han
    Hazretlerini hedef alarak üzerine saldırırlar ve Ayasofya içinde üç gün
    süren bir savaş olur. İstanbul 53 gün içinde feth edildi denir. Ancak bu tam
    doğru değildir. Hakikatte İstanbul 50 günde fethedilmistir, artı üç gün de
    Ayasofya’da savaşılmıstır. Bu yüzden toplam 53 gün sürmüstür. Bu üç günlük
    savasta Ayasofyanın içi kan gölüne döner. Ayasofya’nın gizli bölümlerinde,
    mahzenlerinde ve dehlizlerinde gizlenen rahibler yakalanır ve idam edilirler.
    Askerler emniyeti sağladıktan sonra Ayasofyayı dolaşan Fatih Sultan Mehmed
    Han. Bir direğin altında Ayasofyanın kubbesine doğru yükselen bir nur görür.
    Derhal o tarafa doğru ilerler ve bakar ki, pırıl pırıl nur saçan bir zat, göğsü
    açılmış bir şekilde, cansız yerde yatıyor. Ve mübarek göğsünde kırmızı bir
    renkle “YA VEDUD” yazıyor. “Sultanım!” diyor Akşemseddin Hazretleri
    „İşte bizi engelleyen meczup budur. Mübarek bir zat idi. O da kendi görevini
    yaptı. Her gün “Yarabbi benim canımı al ki İstanbul İslamın eline geçsin diye
    dua edip kendini tarihte yeni bir sayfa açılması için feda etti. Bize yani
    İstanbul’un fethine mani olmak istemiyordu. O yüzden Allah’tan ölümünü
    diledi ama, o bu dua’yı ederken bir taraftanda görevini yapıyordu. Aman
    gavurcuklarıma bir şey olmasın diye, bizim attığımız gülleleri tutup bize
    geri atarak görevini ihmal etmiyordu. Şimdi bize düşen bu mübarek zat’ı
    yıkayıp, layıkıyla defnetmektir, der. Hemen evliyalar, ulemalar o mübarek
    zatı yıkamak için toplanır. Fakat o an da Ayasofya’nın kubbesinde bir ses
    duyulur. “O has kulu biz yıkadık. Siz sadece onu defnedin!” orada bulunan
    tüm ulema ve şeyhler bu ilahi sesi işitince „Allahu Ekber“ diyerek tekbir
    getirirler.
    Tazim ve hürmet ile o büyük zat’ı alıp tabuta koyarlar. Fakat Allah’ın
    hikmeti, tabut aniden kendi halinde hareket etmeye başlar, ve kendilerini bir
    anda tabutla birlikte Eğrikapı tarafında açık bir mezar’ın önünde bulurlar.
    Bakarlar mezarın içinden misk gibi koku ile „YA VEDUD“ sesleri gelir.
    Hayranlık ve şaşkınlık içinde tabutu tam mezara götürüp indirecekleri vakit
    tabut kendiliğinden hareket edip mezara girer. Bu büyük keramet karşısında
    şeyh’ler ve ulema Tekbir getirirler. Çok büyük bir evliya imiş. İşte onun’da
    öyle bir hikayesi var. Allah sırrını takdis etsin. O mübarek zat’ı Eyüb Sultan
    Hazretlerinin yakınına defnedip, tekrar Ayasofya’ya dönerler. Ayasofya’da
    Süleyman Peygamberin makamı olan yerde hacet namazı kılarlar.
    İlk cuma namazında ise Akşemseddin Hazretleri minbere çıkıp Cuma
    hutbesine “Elhamdulilliah Elhamdulillah” diye başlar. Ve orada yaptığı hamd ve
    şükür Hutbe’sinden sonra herkes tekbir ve salavatlar getirmeye başlarlar.
    Bizzat Fatih Sultan Mehmed Han’ın arzusu ile Aksemseddin Hazretleri
    imamlık görevini ifa eder. Ve namaz’dan sonra hep birlikte Peygamber
    Efendimizin mübarek elinin şemasının olduğu yere gelirler, orada salavatlar
    getirip, dualar ederler. Vel hasıl kalede asayiş sağlandıktan sonra Fatih
    Sultan Mehmed Han gazilere bahşiş ve ganimetlerin dağıtılmasının
    ardından derhal kale surlarının ve şehrin onarılması ve yeniden imarına
    başlanılması için emir vererek sarayda hazirlanan odasına çekilir. Gece
    yarısı olduğunda kapısı çalar ve Akşemseddin Hz.’leri: „Kalkın Sultanım,
    görmeniz ve bilmeniz gereken bir şey daha var“, diyerek Fatih’i alarak
    yanlarında başta Aşık Paşazade olmak üzere zamanın önemli şahsiyetleri ile
    birlikte tekrar Ayasofya’ya gelirler. Önünde vaftiz taşı bulunan bir mermer
    sütun’u çevirince sütun’un arkasındaki duvarın içe doğru açıldığını görürler.
    Akşemseddin Hazretlerinin peşinden açılan duvardan içeriye giren Fatih
    ve yanındakiler duvarların sağ ve sol tarafında asılı yanmakta olan
    meşaleleri alıp uzun ve kasvetli koridorda bir müddet ilerledikten sonra
    aşağıya doğru inen bir taş merdiven önünde dururlar. Akşemseddin
    Hazretleri tarafından önden gönderilmiş olan hususi saray muhafızlarının
    aşağıdan verdikleri ışık işaretinin ardından hep beraber kırk basamak
    aşağıya indikten sonra meşalelerle aydınlatılmış havalandırma sistemi
    olarak kullanılan tavana birleşik içi boş taş direklerin bulunduğu geniş bir
    alana gelirler. Yan yana sıralanmış kapalı kapıların sonundaki kapının bir
    önceki kapının önüne gelip dururlar. Akşemseddin Hz.: „Sultanım, şimdi bu
    kapıdan içeri gireceğiz“ der, ve kapıyi açar. Kapıdan içeriye girdiklerinde
    büyük bir holde bulurlar kendilerini. Mum şamdanlarla aydınlatılmış holün
    iki tarafında Osmanlı saray muhafizlarının dizilmiş olduklarını görürler.
    Holü geçtikten sonra yine bir kapının önünde dururlar. Akşemseddin Hz.:
    „Sultanım, şimdi bu kapıdanda gireceğiz“ diyerek kapıyı açar ve içeriye
    girerler. Girdikleri odanın içinde yüzlerce mumdan oluşan tavana asılı
    büyük bir Avize’nin altında yaşları altmış ile doksan arasında yedi papazın
    ayakta kendilerini beklediklerini görürler. papazların en yaşlıları hemen öne
    atılarak: „Hoşgeldiniz ey Konstantinopel Fatihi, garbın ve şarkın Sultanı“
    diyerek Fatih Sultan Mehmed Han’ın önünde eğilip eteğini öper. Onu
    takiben sırayla diğer papazlar dahi etek öptükten sonra liderleri olan yaşlı
    papaz: „Ey cihan hükümdari, yüzyıllar boyu bizim dedelerimizden,
    babalarımıza, ve onlardanda bize kadar gelerek en nihayet bizde son bulan
    mukaddes kutsal emanetleri ve nöbeti artık yeni sahibine teslim etme
    zamanı gelmiştir“ diyerek bulundukları odanın duvar tarafında dayalı
    duran yer döşeklerinin yanındaki sandıklara doğru gider. Sandıkların içinde
    en büyük olanın üzerine çıkarak duvardaki şamdanlıkların içindeki
    mumlardan birini çıkardıktan sonra mumu çıkardığı yere altın bir anahtar
    sokarak çevirir. Anahtarı çevirmesi ile aniden duvar taşlarından birisinin
    içeriye doğru kaydığı görülür. Taşın kaymasıyla birlikte yaşlı papaz elini
    duvarda açılan boşluğa doğru sokar ve içinden kat kat ince deriye sarılı
    mücevherlerle kaplanmış bir kutu çıkarır. Kutudan Fatih Sultan Mehmed
    Han’ın ve yanındakilerin şaşkın bakışları altında Hz. Peygamber’imizin
    (s.a.v.) mübarek elinin ceylan derisi üzerindeki resmini çıkartarak üç kere
    öpüp başına sürerek Fatih Sultan Mehmed Han’a uzatır ve: „Ey cihan
    Padişahı, bu mübarek resim Hz. Muhammed’in (s.a.v.) mübarek elinin
    baskısıdir.“ der Fatih Sultan Mehmed Han Akşemseddin Hz. tasdikleyici
    bakışını görünce derhal ileri atılır ve yaşlı papazın elinden mübarek resmi
    alarak göz yaşları içinde Salavat çekerek öpüp yüzüne, gözüne sürer ve
    hemen ardından Akşemseddin Hz. dönerek: „Hocam, bütün bunlar ne demek
    oluyor? Siz bunları biliyormuydunuz? Bu mübarek resim bu papazlarda ne
    arar, ve ellerine nasıl geçmiştir?“ diye heyecan ile sorar. Akşemseddin Hz.:
    „Sultanım, biz Bizans’ı muhasara ettiğimiz gece bana rüyamda bizden
    yüzyıllarca sene önce yaşamış olup hakiki ismi Muhammed Buhari olan Sarı
    Saltuk Baba7 gelerek bu gizli sırlardan ve yerlerden bahsetmiştir. Zira
    kendisi Selçuklu devletinin kargaşa ve çöküş zamanında Bizansa girerek
    Ayasofya’da papaz kılığında yıllarca ibadet edip Ayasofya ile ilgili sırları
    öğrenip o muhasara gecesi bana aktarmıştır. Siz fetihten sonra İslambol’un
    asayişi ile ilgilenirken bende boş durmayıp Aşık Paşa Zade Efendi ve
    ulemadan birkaç kimse ile birlikte saray muhafızlarınıda yanıma katarak,
    Sarı Saltuk Baba’nın gösterdiği bu gizli yolları muhafızlar ile emniyete
    alarak papazların bulunduğu bu odaya girip onlar ile görüştükten sonra
    derhal sizi alarak buraya geldik. Sultanım destur verirseniz şimdi size bu
    mübarek resmin bu papazların eline nasıl geçtiğini anlatayım diyerek başlar
    anlatmaya“. Vaktiyle Bizans Imparatoru Konstantin çok sevdiği kızının
    arzusu üzerine bu eşsiz mabedi yapmak için harekete geçtiğinde yanına
    elinde Ayasofya’nın inşaatı ile ilgili planlarla birlikte esrarengiz bir şahıs
    gelerek: “Ey Konstantin, eğer bu mübarek mabedi benim elimdeki plana göre
    (7 Sarı Saltuk Battal Gazi’nin torunu olup Seyyid’tir. Esved Nikola, Kelgra
    Sultan, Muhammed Buhari, Şerif Hızır isimleriyle ünlüdür Balkanlarda, ve Batı dünyasında, Aziz Nikola olarak tanınır.)
    yaparsan bu inşaatın bütün masraflarını ben karşılayacağım“ der. Kral
    Konstantin yanındaki mühendislerle bakar ki, bu esrarengiz şahısın elinde
    gösterdiği planlar hiçbir mimarın çizemeyeceği harikuladelikte planlardır.
    Hemen kabul eder ve tam Hz. Süleyman As.’ın makamını kurduğu yerde
    inşaatı başlatır. İnşaat kırk yılda tamamlanır. İşte bu Ayasofya’nın gerçek
    mimarı, planları getirip masrafları karşılayan kişi o esrarengiz Şahıs olan
    Hızır As.’dır. Hızır As. Ayasofya’yı güzel huylu ve bilgili Ignados adında
    bir mimara inşa ettirirken işte bu geçtiğimiz gizli bölmelerin ve dehlizlerin
    içinde yüz oda yaptırırki, her odanın bir kapısı vardır. Bu yüz kapıyı her
    sayıp işaretlendiğinde işaretlenmemiş bir kapının daha ortaya çıktığı
    görülür. Acaip sırdır. İşte bu papazların bulunduğu oda o işaretlenmiş olan
    en son kapının önünde duran bir önceki kapıdır. Binaenaleyh aradan
    yüzyıllar geçer ve bütün herşeyin Onun yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Hz.
    Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimizin dünyaya teşrif etmesi ile birlikte
    yeryüzünde o gece 70 bin olay olur. Nemrut’un sönmeyen ateşi söner,
    Kisra’nın sarayı yıkılır, Kabe’deki putlar düşüp kırılır, ve zelzeleler olup
    işte bu Ayasofya’nında kubbesi düşer ve bir daha da onarılamaz. Ve
    nitekim, Peygamber’imizin (s.a.v.) çocukluk zamanında Şam taraflarında
    rahib Buhayra isminde bir papazın yanına Hızır As. gelerek: „Ey nurlu
    keşiş. Sana getirdiğim ilahi emir odur ki yanına 300 rahib alarak Mekke’ye
    gidesin. Orada şu anda henüz çocuk yaşta olup bütün Peygamberler’in başı
    ve sonu olan Hz. Muhammed’in (s.a.v.) mübarek tükürüğünü alasın. Onun
    mübarek parmağının izini bir deriye çıkartasın, sonra Mekke’nin
    toprağından ve Zemzem suyundan alıp Konstantinopole gidesin. Orada
    bunları Ayasofya’nın yıkık kubbesinin harcına karıştırarak kubbeyi tekrar
    onarıp eski yerine koyasın.” der, ve kaybolur. Bunun üzerine rahib Buhayra
    denilen imanlı papaz derhal harekete geçerek yanında emredilen sayıda
    papaz ile birlikte Mekke’ye gelir ve sırayla Peygamberimiz’in (s.a.v.)
    mübarek elini öpüp iman tazeledikten sonra daha küçük yaşta olan Hz.
    Muhammed (s.a.v.)’e kendilerini Hızır As.’ın yolladığını ve mübarek
    emanetleri alıp Konstantinopel gidip Ayasofya’nın kubbesini onaracaklarıni
    söyleyerek yanında getirdiği siyah bir Mürekkep ve ceylan derisini
    heybesinden çıkartarak Peygamber’imizin (s.a.v.) mübarek parmağını bu
    siyah mürekkebe batırıp bizzat amcası Ebu Talib’inde orada bulunup elinde
    tuttuğu ceylan derisinin üzerine basmasını rica eder. Peygamberimiz (s.a.v.)
    mübarek parmağını tam siyah mürekkebe batıracağı sırada rahib Buhayra
    hırsa ve aşka gelip, kendini tutamayıp Hz. Muhammed’in (s.a.v.) mübarek
    elini tutup tümüyle mürekkebe batırarak ardından da Ebu Talib’in bir taşın
    üzerine sermiş olduğu ceylan derisinin üzerine bastırır. Efendimizin
    mübarek elinin mürekkebe değmesi ile birlikte siyah olan mürekkeb bir anda
    yemyeşil bir nur’a dönüşerek Hz. Muhammed (s.a.v.) elinin bastığı ceylan
    derisinin üzerinde nur’dan bir pençe şeklinde çıkar.
    Üzerinde mübarek elin baskısı olan ceylan derisini eline alıp öpüp
    yüzüne gözüne süren rahib Buhayra hemen Peygamber Efendimizin önünde
    diz çöküp: „Ya Resullah, destur ver bu elimde tuttuğum mübarek elinizin
    baskısı benim elimde, ve benden sonrakilerin elinde durduğu müddetçe bu
    resim hürmetine bizi her türlü vergiden ve yargıdan muaf tutup,
    dokunmayıp rahat bıraksınlar”, diye ricada bulunur. Bunun üzerine Hz.
    Peygamberimiz: „Ey Buhayra. Her şeyi yoktan var eden yüce Rabbimin izni,
    şu an yanımda bulunan Cebrail ve Melaikenin ve dahi amcam Ebu Talib’in
    şahidliği ile bu resim sende ve senden sonra kimin elinde bulunursa onlara
    dokunulmayacak ve her türlü vergiden muaf tutulup ihtiyaçları karşılanıp
    güvence altında olacaklardır. Ta ki, kutsal emanetlerimin ve miraslarımın
    sahibi öz be öz torunum Muhammedül Mehdi Aleyhisselam Ahir zaman’da
    zuhur edip benim emanetlerimi miras hakkı olarak teslim alıp kılıcımı
    kuşanana kadar.“ buyurarak ilahi güvenceyi verir. Bu kutsal güvenceyi
    alan rahib Buhayra derhal Efendimizin mübarek ayaklarına kapanıp
    öperek yüzünü gözünü sürer. İşte bu mübarek resim bu şekilde rahib
    Buhayra’dan Bu papazların eline kadar gelmiştir, Sultanım“, diyerek
    sözünü bitirir Akşemseddin Hazretleri. Bu anlatılanları gözlerini mübarek
    resimden bir an bile ayırmadan dinleyen Fatih Sultan Mehmed Han:
    „Hocam, şimdi bu mübarek resimin bu papazlarda daha fazla durmasına
    gönlüm razı değildir. Onu derhal bunlardan alıp diğer kutsal emanetlerin
    yanında muhafaza edelim“, diyerek arzusunu dile getirince, yaşlı papaz
    hemen Padişahın ayağına kapanıp: „El aman ey şanlı Padişah. Hz.
    Muhammed (s.a.v.) ve İsa hakkı için Hz. Muhammed’in (s.a.v.) bize tahsis
    etmiş olduğu bu kutsal emaneti koruma ve muhafaza etme şerefini bizden
    almayın. Biz bu emanetleri yüzyıllardır mücevherlerle işlenmiş kutular
    içinde, misk kokularıyla saklayıp muhafaza etmişiz. Bu emanete asla
    hıyanetlik etmemiş olup gerektiğinde canımızı bile vermekten çekinmemişiz.
    Biz bunun kıymetini ve şerefini çok iyi biliriz. Siz bunu bizde bırakınki
    kıyamete kadar emniyette olup hem bu dünyada hemde ahirette şefaat
    bulalçm“, diye yalvarçr, ve ardından devam eder: „Ey bahtiyar Sultan, size
    bir sır daha vereyim ki, o da bu resimden iki adet daha mevcud
    bulunduğudur. Bunlardan birisi Urfa’da Azer Kilisesinde, ikincisi ise Van
    gölünün üzerindeki Ahdimvar adasında bulunan eski ermeni kilisesinde
    mahfuz bulunmaktadır. Acayip sırlı bir kilisedir. Buyruk verin derhal haber
    salıp getirtelim huzurunuza. Yalnız bizdeki resmin bizde kalmasına izin
    verin“ deyince, Fatih Sultan Mehmed Han: „Peki, sizin elinizde Hz.
    Muhammed’in (s.a.v.) güvencesine dair bir belge mevcudmudur, ki
    sözlerinizin doğruluğu ispat ola?“ diye sorar. Yaşlı papaz hemen o mübarek
    resmi çıkarttığı kutudan yine deriler üzerine yazılmış ve mühürlenmiş,
    başta Peygamberimizin (s.a.v.) olmak üzere Hz. Ebubekir (ra), Hz. Ömer,
    Hz. Osman, Hz. Ali (k.v.) ve diğer halifelerin ve hükümdarların güvence
    verdiklerine dair fermanlarıni gösterir. Bu belgeleri tetkik edip hakiki
    olduğuna hükmeden şeyhler ve ulema bu fermannameleri öpüp yüzüne
    gözüne sürdükten sonra padişaha uzatıp: „Sultanım bu papazlar doğru
    söylerler. Bu fermannameler hakikidir“ diye tasdikleyince Fatih Sultan
    Mehmed Han daha fazla düşünmeden yanında bulunan ünlü vezir ve
    tarihci Aşık Paşa Zade’ye dönerek: „Buyruğumdur. Benim oğullarım ve
    onların oğulları ve dahi kıyamete kadar gelecek oğullarımın oğulları, bu
    mübarek resim kimde bulunursa bulunsun onların her türlü vergi ve
    yargıdan muaf tutulup tüm ihtiyaçlarının Beytülmalden karşılanmasına
    dair Peygamber (s.a.v.) buyruğu üzere benim dahi fermanım olup, kim bu
    fermana karşı gelip uymazsa Firavun ve Karun’un lanetlendiği gibi
    lanetlenmesine“, diyerek bir deri üzerine bu tarihi fermanı yazdırıp
    mühürleterek yaşlı papaza uzatır. Papaz derhal bu fermanı öpüp başına
    sürdükten sonra diğer fermanların bulunduğu kutuya koyar. Velhasıl bir
    kaç gün geçtikten sonra Urfa’daki Azer Kilisesinden mücevherlerle
    kaplanmış bir kutu içinde pırıl pırıl parlayarak etrafa misk kokusu saçan
    bir mendile sarılı Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ikinci resmi gelir. Fatih Sultan
    Mehmed Han, huzurunda toplanan büyük divan önünde şeyhlerin,
    ulemanın, sadrazamların ve paşaların getirdiği Salavatı Şerif ile Hz.
    Akşemseddin elmaslarla süslü kutunun içinden kat kat sarılı halde olan o
    nur saçan mendili açtığında: „Subhan Allah, Senin hikmetinden sual
    olunmaz Yarabbi bu ne güzel bir yüz“ diyerek hayranlık içinde bir müddet
    mendile baktıktan sonra, sabırsızlıkla ne olduğunu bir an önce öğrenmek
    isteyen padişaha doğru uzatarak: „Sultanım bu mendil bildiğimiz mendile
    benzemiyor“, diyerek mendilin üzerinde çok güzel, nur gibi parlayan bir yüz
    gösterir. Fatih, mendili alır bakarki hiç görmediği güzellikte bir erkek yüzü
    mendilde durur, hemen: „Bre Papaz bu mübarek yüz kime aittir tez söyle“
    diye mendili getiren Azer Kilisesi papazına seslenir. Papaz derhal diz
    çöküp selam verip etek öptükten sonra: „Haşmetli Padişahım, bu mendil
    üzerindeki resim Hz. İsa Aleyhisselam’ın mübarek yüzünün resmidir. Hz.
    İsa bir sabah havarileri ile birlikte ibadet etmek için içi su dolu bir leğende
    elini yüzünü yıkayıp, yüzünün yaşını bu mendile sildiğinde, nurlu yüzünün
    mübarek şekli aynen bu mendile çıkar ve bir daha da asla silinmez. Bu
    mendil Hz. İsa dan Habibi Neccar’ın eline, ondan halifesi Şemun Safa
    Hz.lerine ondan rahib Buhayra’ya, ondan da sırasıyla bize kadar gelerek
    bizdende sizin elinize geçmiştir. Bu mübarek resmi suya atsan ıslanmaz,
    ateşe atsan yanmaz. Hz. İsa’nın mucizesidir ki bizler bu kutsal emanete iki
    cihanın nuru ahir zaman Peygamberi Hz. Muhammed’in (s.a.v.) mübarek
    elinin resmini sararak misk kokuları sürerek itina içinde bu kıymetli
    cevherlerden oluşan kutunun içinde yüzyıllar boyu muhafaza etme şerefine
    ermişiz. Okumuş olduğumuz kitaplarımızdan ve ata’larımızdan, bir gün bir
    Mehmed’in gelip Bizansı fethedip bu kutsal emanetleri devralacağını, biz
    biliyor ve bekliyorduk. Allah’a şükürler olsun ki Size bu emanetleri verme
    şerefi bize nasib oldu“, diyerek mendilin sırrını anlatınca, padişah
    divanında kim varsa hepsi tekbirler, salavatlar getirerek Hz. Muhammed’in
    (s.a.v.) ve Hz. İsa’nın mübarek resimlerini sırayla edep ve tazimle yüzlerine,
    gözlerine sürdükten sonra itina ile Hz. Muhammed’in (s.a.v.) mübarek
    resmini, Hz. İsa’nın mübarek mendiline sararak tekrar kutuya koyup
    muhafaza memurları ile birlikte Salavatlarla diğer kutsal emanetlerin
    muhafaza edildiği yere doğru uğurlarlar.
    Daha sonra Ayasofya’nın o esrarlı 100 kapısındaki Odalarından her gece
    sırasıyla birinde papazlarla8 ve ulemadan büyük zatlarla birlikte gizli
    görüşmeler yapan Fatih Sultan Mehmed ve Akşemseddin Hz.leri ileride
    Hristiyan Dünyasını sarsacak ve onları birbiriyle uğraştırıp müslümanların
    bu sayede yollarını açacak ilmi çalışmalarda bulunup İslambol da asayişi ve
    yasaları yürürlüğe sokarak ardından hiç vakit kaybetmeden ilayı
    kelimetullahı yeryüzünde hakim kılmak için gözlerini yeni hedeflere doğru
    dikip, kızıl elmaya yani Şarki Roma’dan Garbi Romaya doğru bakarak
    mübarek sakallarını sıvazlar. Allah makamını cennet komşusunu Hz.
    Muhammed (s.a.v.) eylesin.
    Amin,…el Fatiha.
    (8Hz. Muhammed (s.a.v.) mübarek elinin resmi rahib Buhayra’dan Fatih Sultan Mehmed’e kadar hangi papaz
    tarafından muhafaza edilmişse onlar Allah’ın izni, Peygamber’in (s.a.v.) duası ile müslüman olup, imanlarını
    papaz kıyafeti altında gizlemişlerdi. Sarı Saltık Baba Hz.leri papaz kılığında Ayasofya’da kendi zamanının
    papazları ile bu gizli sırlar hakkında görüşmüşlerdi. Sarı Saltuk Baba aynı zamanda Ahmed Yesevi Hz.lerinin
    halifesi olup, 12 lisan bilip papaz kıyafeti altında Balkanlarda gizlice Islamı yayarak, ve aynı zamanda Esved Nicola
    ismi altında Hırıstiyanlık dininde olan teslis inancını ortadan kaldırmıtır. Bogomin Mesebini yayarak. Hırıstıyanlık onu Noel Baba
    olarak tanır. Hırıstıyanlarin St. Nicolaus olarak tanıdıkları kimse aslında hakikatte kılık deyitirmi olan Sarı Saltuk Baba Hz.’dır.)
    Sarı Saltuk Baba’nın türbesi Diyarbakırda dır.
    Konu GERMO tarafından (11.11.18 Saat 21:45 ) değiştirilmiştir.

  3. #3
    Uzman
    Mushap - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Tecrübe Puanı
    26
    Mesajlar
    656
    Zaten onlarin hayyallerine bile sigmiyor ki cag kapatip cag acan fatih sultan mehmet diikat ettin mi nerde bi fotograf cizim bise gorsen hep 35 -40 li yaslarda olarak tasvir edilir.bizimkilere bise demiyom zaten dizi ayana yapmadiklari sacmaluk kalmadi.ama umitvar olunuz en gür seda islamin olacaktir.
    Gönül_Eri Bunu beğendi

  4. #4
    Uzman
    Mushap - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Tecrübe Puanı
    26
    Mesajlar
    656
    İşte bizi engelleyen meczup budur. Mübarek bir zat idi. O da kendi görevini
    yaptı. Her gün “Yarabbi benim canımı al ki İstanbul İslamın eline geçsin diye
    dua edip kendini tarihte yeni bir sayfa açılması için feda etti. Bize yani
    İstanbul’un fethine mani olmak istemiyordu. O yüzden Allah’tan ölümünü
    diledi ama, o bu dua’yı ederken bir taraftanda görevini yapıyordu. Aman
    gavurcuklarıma bir şey olmasın diye, bizim attığımız gülleleri tutup bize
    geri atarak görevini ihmal etmiyordu. @GERMO abicim burada aksemsettin hz bir duasi vardi diye hatirliyorum rumcuklarima bise olmasin diye gulleleri tutan zatin vefat etmesi ile alakali hatali yazmis isem kusura bakma cok zaman once okulda ogrendigimiz bir konu idi
    Gönül_Eri Bunu beğendi

 

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Giriş